19 Haziran 2018

Özgül Kahraman: "Heykel eğitimi aldığım için heykeltraş diyorlar bana. Ama günümüz sanat anlayışı o kadar farklı noktalara varmış vaziyette ki, sanat üretmek için heykeltraş olmak yetersiz kalıyor."

Datça'da insan kaynağı alabildiğine zengin.. Gün geçmiyor ki yeni bir yetenek, yeni bir sanatçı ya da şehir kaçkını değerli bir arkadaş ile tanışmayayım.

Heykeltraş Özgül Kahraman'ın bir heykel çalışmasını Datça Heykel Sempozyumu'nda görmüştüm. Sanatçıyı takibe aldım. 20 Haziran 2018'de "Sanat Her Yerde" etkinliğinde sergilenecek eserini gidip göreceğim eserinin fotoğrafını ve söyleşimizi yayınlıyor, sizleri de Datça Sanayi Sitesi'ndeki bir kaporta atölyesinde gerçekleştirilecek 1 günlük resim ve heykel sergisine bekliyorum..

Datça'da yaşamak nasıl bir duygu?
Datça pek çok sanatçıya ev sahipliği yapan bir kent. Uluslararası I. Knidos Taş Heykel Sempozyumu’na katılmak üzere Datça'ya geldikten sonra yaşamın yeni bir boyutunu keşfetmiş gibi hissettim. Doğa güzelliği ve tarihsel zenginliği ile göz doldururken, dinginliği ile huzur veren bu kent insan üzerinde terapi etkisi yaratıyor. Datça'da geçirdiğim zamanın ardından karmaşa ve hızın hakim olduğu geldiğim kente geri dönme fikri hiç sempatik gelmemeye başladı.. Datça'ya yerleşme şansım olmadığı için her fırsatta gelmek için bahaneler bulmalıydım. Güzel dostluklar, sanatsal etkinlikler ilk sıradaki bahanelerim oldu. Tekrar gelmemi sağlayacak ortamı yarattım ve nihayet yeniden huzur dolu bu kentteyim. Nihayet, gelmesi de dönmesi de zor olan bu kentin müdavimi haline geldim.

Özgül Kahraman                Fotoğraf: Ömer Zafer Göktürk
Eserlerinizde beslendiğiniz kaynaklar nelerdir?
Sanatsal üretim kaygısı taşıyan her birey öncelikle yaşamdan beslenir. Çağın duygu ve düşünce biçimini yönlendiren iklim pek çok sanatçıyı peşinden sürükler. Sanatsal tavrını geleneksel anlayışla sürdürmeyi tercih edenler vardır elbette ve her zaman da olacaktır. Ancak sanat, bilim ve teknolojiyle paralel olarak her gün, her an kendine yeni bir yol eklemleyerek ilerlemektedir. Günceli yakalamak, hatta yeni bir yol çizme kaygısı taşıyan sanat üreticisi, zamanın ruhunun iyi bir takipçisi olmalıdır. Zamanın ruhu, siyasal, sanatsal ve bilimsel işleyişin bütünüdür ve toplumsal yaşamı yönlendiren lokomotiftir. Bu bağlamda sanat önemli bir misyon üstlenmektedir. Sanatçı lokomotifi doğru yöne sürerek görsel, işitsel hafızada doyum da yaratabilir, başka yöne sürmeye yönlendirilerek araç konumuna da düşebilir.

Heykellerinizin tasarım ve yaratım süreçlerinden bahsedebilir misiniz?
Yeni başladığım her süreçte çok yabancısı olduğum bir alanın içinde sürükleniyor gibi hissediyorum. Yani sanat üretimine yabancıymış gibiyim. Bu nedenle oldukça sancılı bir süreç yaşadığımı söyleyebilirim. Örneğin günlerce bir konuya takılı kalıp hiç bir yere ulaşamazken, alakasız bir durumda iken üretimime ilişkin pek çok problemi çözerken bulabiliyorum kendimi. Anlatım dilinde kendinizi sınırlamak da bazen çıkmaza sokabiliyor. Bu bağlamda disiplinlerarası düşünmenin avantajlarını da yaşıyorum. Her tür malzeme ya da durum benim üretim aracım olabilir. Bu bir kullanım eşyasından geleneksel heykel malzemelerine, videodan teknolojik yaklaşımlara dek çeşitlilik göstermektedir. Örneğin 2010'da ürettiğim "Teknometrik Yaşamlar" adlı eser, geleneksel yöntemleri kullanarak ürettiğim bir işe teknolojik aletleri de dahil ettiğim bir çalışmaydı.


Üretim aşamasına gelinceye dek zorlu bir süreçten geçilir. Pek çok şeyi dert edinmiş (dert edinmekten kasıt, sanatsal kaygılardan toplumsal olaylara dek pek çok şeyi barındırmaktadır) ve artık bu derdi paylaşma aşamasına gelmiş olmak gerekir. Sanat üreticisi, sanat nesnesinde ortaya koyduğu biçimle, kendince yola çıkış hikayesini aktarır. Nitekim Donalt Kuspit'e göre de her bir sanat eseri deyim yerindeyse sanatçının kendi kendisiyle karşılaşmasını, yani sanatçının malzemesi aracılığıyla duygularını yeniden yaşayıp, yeniden düzenlediği analitik bir seansı temsil etmektedir. Bir şair tüm birikimlerini yani edindiği derdini şiirleriyle aktarma yolunu seçer, bir ressam ise tuvalleriyle. Ben ise sanata ilişkin her yoldan yürüme fırsatını elde etmeye çalışıyorum. Beslendiğim kaynaklar ruh halime göre çeşitlilik gösterebiliyor. Bir film, müzik, politika, felsefe, sosyoloji, edebiyat gibi alanlar ya da bir yerde rastlayıp okuduğum bir satır cümle beni yönlendiren itici güç olabiliyor.

Heykellerinizin zaman içindeki gelişim ve değişimini kendi gözünüzden aktarabilir misiniz?
Lisans eğitimine başladığım sıralarda heykeltraş olacağımı düşünüyordum. Lisansın son yılında daha farklı alanlara ve malzemelere ilgi duymaya başladım. Biraz seramik, biraz mekanik, resim, video... derken bir baktım ki lisans sonunda hiç bir şey olamamışım ya da ne olduğumu anlayamadım. Zaten sanat fakültesinden mezun olan birey bir meslek sahibi olarak mezun olmuyor. Bir sanat fakültesinden mezun olan birey ya sanatçı olur ya da hiçbir şey.  

Heykel eğitimi aldığım için heykeltraş diyorlar bana. Ama günümüz sanat anlayışı o kadar farklı noktalara varmış vaziyette ki, sanat üretmek için heykeltraş olmak yetersiz kalıyor.
Bana özgü bir diğer husus ise birilerinin önemsediği 'tarz' diye bir anlayışımın olmaması. Yani benim bir tarzım yok! Benim edindiğim dertler var ve bu dertleri yukarıda da belirttiğim gibi 'beslediğim kaynaklar' ile sentezleyerek aktarma yolunu seçiyorum. Bu tetikleyicilerim beni ne tarafa sürüklerse o tarafa gidiyorum. Onların götürdüğü yola güvenirim. Politik ve sosyolojik bir ortamın yarattığı ruhsal durumumdaki sıkıntılar "oyun" adlı seriyi ortaya çıkarmamı sağlamıştı. O dönem çalışmalarımda hazır nesne kullanarak birtakım işler üretmiştim. İlk performans çalışmamı da o zaman yapmıştım. Yeri geliyor geleneksel yöntemler uygulama ihtiyacı duyup modernist tavırda taş yonttuğum da oluyor.


Heykellerinizin yanısıra ürettiğiniz diğer sanat objeleri hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Yukarıda da belirttiğim gibi sadece heykel yaparak yoluma devam etmiyorum. Bize bu yolu açan elbette Duchamp'tır. Fabrikasyon bir nesneyi sanat eseri olarak sunarak düşünceyi sanata dahil eden Duchamp sınırsız düşünme yolunu da açmıştır elbette. Böylece, modernist anlayışın dayattığı tek alanda uzmanlaşma mantığı yerine, ihtiyaç duyduğumuz her alanda gereksinimlerimizi karşılama özgürlüğüyle hareket edebileceğimizin farkına varmış olduk. 

Günümüzde bedenin, tıbbi ve ticari bağlamda önemli bir araç haline gelmesi, bedenin meta olarak öne çıkması son yıllarda sorunsallaştırdığım bir konu olarak atölyemde duruyor. Atölyeden kasıt bir mekan değil elbette. Benim atölyem zihnimdir. Sanatsal bir ürün ortaya koyabilmem için zihinsel süreci tamamlamış olmam gerekir. Geriye sadece işin basit kısmı, yani üretim aşaması kalır. Üretim aşaması elbette her zaman kolay olmuyor ama zihinsel süreçte işin çıkış noktası, gelişim aşaması, teknik çözümlemesi yapılınca işler oldukça kolaylaşıyor. Bu nedenle zihinsel süreç sancılı geçer.



Bedenin metalaşma halini eleştirmek adına canlı bedenler üzerinde uygulamalar yapmaya başladım. bir yandan bedenin metalaştırılmasını eleştirirken öte yandan nesnesiz sanat üreterek sanat nesnesinin metalaştırılmasına yönelik bir eleştiri yapmaktayım. Adorno’nun kültür endüstrisi olarak adlandırdığı günümüz tüketim ve hız ortamında, küresel sermayenin en büyük hedefi, uygun gördüğü her şeyi meta haline dönüştürerek bir şekilde pazarlamaktır. Bu, tek başıma karşı koyarak düzeltebileceğim bir durum olmayabilir. Ama benim kendimi ifade edebileceğim bir aracım var ve ben bu dille konuşmayı seviyorum. Eleştirimi de bildiğim tek dil, yani sanat aracılığıyla ifade etmeye çalışıyorum.

Sanat ve sanatçı tanımlarınızı alabilir miyim?
Günümüzde sanatın tanımını yapmak çok da kolay değil. Klasik ya da modernist tavrın hakim olduğu dönemlerde tanımlama işi çok daha kolaydı. Günümüzde üretimimizin dayanakları, savunması ya da manifestosu, her ne şekilde adlandırılırsa adlandırılsın, ortaya çıkan ürün kadar öneme sahiptir. Hatta postmodernist tavırda sanat üretiminde sonuçtan çok süreç önem kazanmış vaziyettedir.  

Postmodern paradigmanın mottosu "her şey sanat, herkes sanatçı olabilir" dir. Bir noktaya kadar ben de bu fikre katılıyorum. Sağlam bir alt metne sahip her şey elbette sanat olabilir. Ama "ben yaptım oldu!" mantığı bana pek sempatik gelmiyor. Sanatçının, üretim aşamasındaki sancılı süreci, edindiği dertleri, çözüm yöntemlerini aktarabilmesi gerekir. Burada amaç izleyiciyi yönlendirmek değil elbette. Ortaya çıkardığı sonuca önce kendinin inanması ve ikna olması gerekir.

Mutluluk ve sanatı nasıl ilişkilendirebilirsiniz?
İnsan kendini ifade edebildiği ölçüde mutludur. Nitekim Wittgenstein "Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır" diyerek bu savı güzel özetlemiştir. Wittgenstein bu eleştiriyi dil felsefesi üzerinden yapmaktadır. Kendini ifade etmekten kastım dil ile ifade değil elbette. Her insan kendini farklı biçimde ifade eder. Oscar Wilde'ın insanların ifade biçimlerini ele aldığı şiiri anlatmak istediklerimi mecazi şekilde vurguluyor.

oysa herkes öldürür sevdiğini
kulak verin bu dediklerime,
kimi bir bakışıyla yapar bunu,
kimi dalkavukça sözlerle,
korkaklar öpücük ile öldürür,
yürekliler kılıç darbeleriyle
kimi gençken öldürür sevdiğini
kimi yaşlı iken
şehvetli ellerle boğar kimi
kimi altından ellerle
merhametli kişi bıçak kullanır
çünkü bıçakla ölen çabuk soğur.
kimi yeterince sevmez
kimi fazla sever
kimi satar kimi de satın alır
kimi gözyaşı döker öldürürken,
kimi kılı kıpırdamadan
çünkü herkes öldürür sevdiğini
ama herkes öldürdü diye ölmez...

Sanat, Maslow piramidinin en üst diliminde yer alan ve "kendini gerçekleştirmek" olarak ifade edilen durumu deneyimlemeye olanak sağlayan bir etkinliktir. Sanatçı açısından bakarsak, sanatsal bir ürün ortaya koyabildiğiniz sürece kendinizi gerçekleştirmiş, takdir ve kabül görmüş olursunuz ve bu da duygusal bir tatmin yaratarak mutlu olmanızı sağlar.
Sanatçıda mutluluk hali bu şekilde gelişirken alımlayıcıda durum biraz daha farklıdır. Sanatçı kendi yaşanmışlıklarını ve birikimlerini sentezleyerek esere aktarmaktadır. Alımlayıcı çoğunlukla bu hikayenin dışında kalır ve ilişki içinde olduğu eseri kendi hikayesiyle (yaşanmışlıklarıyla) ilişkilendirerek ona yeni bir boyut kazandırır. İzleyiciye düşen tek görev, eserden duyumsamalarını kendi yaşanmışlıkları ile sentezlemektir. Alımlayıcı, eser ile ilişki kurabildiği ölçüde mutluluk yaşar.

Şunu da ifade etmek zorundayım; sanatın mutlu etmek gibi bir misyonu yoktur. Sanat insanları mutlu etmek için yapılmaz ama insan olmadan sanat da olmaz. Çünkü sanat insanların ona atfettiği değer ölçüsünde varlığını sürdürür ve önem kazanır.

23 Mayıs 2018

Sevim Arslan'ın "Dokuma" isimli sergisi 7-24 Haziran Galeri Selvin 2'de..


"Binlerce yıllık gelenekten gelen dokuma tekniklerinin görsel farklılıkları ve estetik yapısı bir sanat yapıtının oluşması için fazlasıyla yeterli ögeleri elde etmemize olanak sağlıyor. Temel dokuma prensiplerini estetik yapı elemanı olarak ele alırken, ipliklerden bir palette boya karıştırırcasına elde ettiğim renklerle dokuma resim dilini oluşturuyorum ve bir yandan da estetik olanla pratik olan arasında kurulanı işaret ediyorum. Soyut ve somutun iç içe kullanıldığı bir anlatım biçimi seçtim, yalın ve özgün bir tavrı olan dokumanın peşindeyim. Geleneksel motiflerden seçtiğim ayrıntılardan örülerek oluşan “mühür”lerle yüzeyde oynanan oyunlar geleneksel yapının hem dışına çıkıyor hem içinde kalıyor. Dokuma eylemi bir süreçtir aslında, burada dokuyarak oluşan en yalın haliyle zamandır bir yanıyla…" Sevim Arslan, bu sözlerle anlatıyor çalışmalarını ve sergisinin hikayesini..


Sanatçı, 1987'de Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nden mezun oldu. 1990'da Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Yüksek Lisansını tamamladı. 1996'da Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden Sanatta Yeterlik aldı. 2013'te Yardımcı Doçent unvanını aldı. Halen Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Türk Halı Sanatı ve Avrupa halı dokumaları alanında araştırmaları ve yayınları bulunmaktadır. Dokuma, resim ve özgün baskı resim alanlarında uluslararası ödülleri bulunan sanatçı, ulusal ve uluslararası pek çok kişisel, karma sergi ve bienallere katılmıştır.

Ödülleri:
İstanbul Exlibris Akademisi Derneği'nin "Exlibris İstanbul 2000" yarışması birincilik, 

2. Concorso Internazionale Ex-libris Lomazzo (Como-İtalya) mansiyon, 

1-st International Exhibition of Miniature art Czestochowa 2000 Polonya, mansiyon, 

2001 İstanbul Exlibris Akademisi Derneği'nin Nazım Hikmet yarışması Kültür Bakanlığı teşvik ödülü,

2003 TRT II. Resim ve Seramik yarışması birincilik, 

The Fine Arts International Contest 2008 ”Antonio Gualda Composer”, Granada, İspanya, onur mansiyonu,

2011 "Bienal İzmir" 1. Uluslararası İzmir Sanat Bienali  ödülleri..

20 Nisan 2018

Özge Ç.Denizci: "Günümüzde ne yazık ki "tık"lanma ile serotonin eş zamanlı çalışıyor. Yani ne kadar çok "tık" o kadar çok "mutluluk". Ama o mutluluk geçici. Baki olan yaratma ediminin olduğu an."

Müzik dünyasında adını duyurmuş 45 müzisyen… Robert Johnson, Brayn Jones, Jimi Hendrix, Janis Joplin, Jim Morrison, Kurt Cobain, Amy Winehouse ve diğerleri...  
Ortak özellikleri hayatlarının 27 yaşında sona ermiş olmasıydı. Bu dokunaklı gerçeği “27” ismini verdiği kitabında anlatan müzikolog yazar Özge Ç.Denizci Datça’da yaşıyor.  “Bir Başka Datça” röportajının amacı onu sizinle tanıştırabilmek..

Müzikolog yazar geçmişinizden bahseder misiniz? 
Her ne kadar ulusal ve uluslararası sempozyumlara katılmış, makalelerim yayınlanmış ve halen de bir müzikoloji kürsüsünde yer almak onlarca hayalimden biri olsa da kendime müzikolog demem, gerçek anlamda bu mesleğe hayatını adamış başta öğretmenlerim olmak üzere pek çok meslek erbabına büyük saygısızlık olur. Ancak yazar kısmı için bu kadar mütevazı davranmak da kendime haksızlık olur diye düşünüyorum. Türkiye'de müzik yazarı olmak ve kendine bu unvanı yakıştırmak da kolay değil. Tam da bu sebeple yeterince kritik yazmadığım ve koşullar gereği tek alanda yoğunlaşamadığım için kendimi amatör ligde görüyorum ki bu bence Türkiye'de köşe yazarlığı dahi yapmakta olan pek çok müzik yazarı için de bu geçerli. Bunun da nedeni kuşkusuz müziğin ülkedeki değeriyle ilgili. Kimse kimseyi gerçek anlamda eleştiremiyor çünkü zaten hepimiz azla yetinmeye çalışıyor, aynı alanlarda sürekli karşılaşıyoruz. Dar bir çevrenin içinde de eleştiri yapmak hiç kolay değil. Kaldı ki bu ülkenin genel sorunu. Eleştiri denilince burada hep "belden aşağı vurmak" gibi algılanıyor. Bu nedenle de müzik yazarlığının da amatör liginde top çevirmeye devam ediyorum.

Annemin ısrarıyla İstanbul Avni Akyol Güzel Sanatlar Lisesi'ne girmiş, dolayısıyla çocukluk hayalimi süsleyen gazetecilik mesleğinden adım adım uzaklaşmış, hayallerim ve yaptıklarım birbiriyle çelişince liseyi sonunculukla bitirmiştim. Yazmaktan hiçbir zaman yılmadım. Bu süreç beni Yıldız Teknik Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Bölümü Duysal Tasarım Programı'na yönlendirdi. Gerçek anlamda bir müzikolog ve besteci olarak adını sık sık lise yıllarında duyduğum Prof. Dr. Ahmet Yürür ile çalışmak tek hedefim oldu. Onun bir sene adar öğrencisi olduktan sonra okuldan ayrılması neticesinde bugünlerde profesörlüğünü kutladığımız canımdan çok sevdiğim Prof. Dr. Alper Maral ile çalışmaya başladım.

İlk müzik yazım üniversitenin ilk senesinde rahmetli Panayot Abacı'nın yayınladığı Orkestra Dergisi'nde yayınlandı. Ardından Volume, Sound gibi dergilerde düzenli olarak müzik yazıları yazmaya başladım. Daha pek çok dergi ve gazetede müzik yazıları başta olmak üzere pek çok farklı konularda haber yaptım, yazılar yazdım. Derken süreç birbirini kovaladı… Alper Hoca'mın beni yönlendirmesi ve sevgili arkadaşım Deniz Kahya'nın önderliğiyle 2004 yılında Gürcistan'a saha çalışmasına gittim. Orada Gürcistan müzik kültürü üzerine bir belgesel çektim ve konuyla ilgili araştırmalarımı tamamladım. Daha sonra yine Deniz sayesinde yayın yönetmenim ve ağabeyim Özcan Sapan ile tanıştım. Deniz, Alper Hoca'mın danışmanlığında yazdığım Gürcistan müzik kültürüne ve özellikle de Gürcü polifonisine odaklı bitirme ödevimin oluşmasına ve yayınlanmasına yani çocukluk hayallerimin birinin daha gerçekleşmesine büyük katkılar sağladı: Chiviyazıları Yayınevi'nden ilk kitabım yayınlandı. Hemen hemen aynı dönemlerde kendisi de yazar olan kuzenim Elvan Uysal Bottoni Akşam Gazetesi'nin eklerinde çalışmama önayak oldu. Artık sadece plazalarda, ekran başında çoğu kez de sadece birilerinin PR'ını yapmakla geçen, gerçeklerden uzak ve halkı oyalamacı gazeteciliğin gerçek yüzüyle tanıştığım, bu nedenle de hayal kırıklıklarıyla dolu bir hikâyeye dönüşen profesyonel anlamdaki gazetecilik serüvenim başlamış oldu. 

27 isimli kitabınız nasıl ortaya çıktı? Hikayesini anlatır mısınız?
Gürcüler kitabı yayınlandıktan sonra Özcan Sapan ile inanılmaz bir dostluk yakaladık. Ailemden biri gibi oldu. Bir gün bana gelip "27" projesinden bahsetti ve benim alanım olduğu için yazabileceğimi düşündüğünü söyledi. Dedim, "Bir yazı yazayım ve deneyelim". İlk Amy Winhouse yazısını yazdım ve gönderdim. Çok beğendi.. Kolları sıvadım ve yazmaya başladım. Editörüm Münir Refi Şifa olmasaydı kitap bu kadar iyi olur muydu, bilmiyorum.

Datça'ya ne zaman nasıl geldiniz? 
Datça'ya ilk kez 14 yaşında ailemle geldim, daha sonra da dedesi Batırlı olan eşim ve oğlumuzla yazları akraba ziyaretleri ve elbette şifalı havası ve suyundan yararlanmak için geldik ama sanırım bunu sormuyorsunuz. Gelişimizden bu yana bir buçuk yılı geçti. Doğma, büyüme ve hatta üreme İstanbulluyum. Hatta anne tarafım yedi göbek İstanbullu. Ama bu beni kararımdan vazgeçirmedi. "İstanbul'a üçüncü köprüyü yaparlarsa gideriz" demiştik ve geldik. Dinginliğe, sakinliğe geldik. Daha da önemlisi çocuğumuzu hem fiziksel hem de ruhsal bakımdan sağlıkla yetiştirmek için geldik. 

Datça öncesi ve sonrası hayatınızın en mutlu kesitleri nelerdi? Datça'daki yaşantınızdan memnun musunuz? En sevdiğiniz ve sevmediğiniz yönleri neler? 
Kuşkusuz hayatımın en mutlu kesiti oğlumu kucağıma aldığım gündü. Diğerleri de kitaplarımın baskıdan yeni çıkmış taze matbaa kokusunu duyduğum zamanlardı. Datça öncesi hayatımın en güzel zamanlarının ise Kadıköy, Selimiye ve Heybeliada'da geçen zamanlar olduğunu söylemeliyim. Oralarda yaşadığım ne varsa burada da aynısını yaşıyorum ve hatta son dönemde buna çok da şaşırıyorum. Burada hiç o günleri aramıyorum, sadece insanlar değişiyor, olgular hep aynı... "Kıyı şeritleri halkındır" mücadelesini Heybeliada'da epey verdik, zira baz istasyonu davamız da vardı. Bir de yine Heybeliada'da MEB'e ait olan Heybeliada Halk Kütüphanesi'nin yeniden kütüphane olarak faaliyet vermesi için de çok mücadele ettik. Burada da eski kaymakamlık binasıyla ilgili benzeri bir süreç yaşanıyor. İstanbul’da bunları "yaşayıp duruyorduk", şimdi burada da aynı şeyleri "yaşayıp duruu".

Burada en sevmediğim şey önceden yerleşmiş olanların sonradan yerleşmiş olanlara söylenmesi, sonradan yerleşmiş olanların da önceden yerleşmiş olanlara söylenmesi. Datça'nın da evimiz dünyanın bir parçası olduğunu anlasak nasıl rahatlayacak herkes. Bu arada ben bu filmi daha önce Heybeliada'da da gördüğümden aşinayım duruma ve kimseye de kızmıyorum ama sevmiyorum da. 
 


Sanat ve sanatçı tanımınız nedir?
Sanat yapıtlarının tanıma ihtiyacı yoktur. Tıpkı sanatçının tanıma ihtiyacı olmadığı gibi. Sanatçı sanatçıdır. Ancak Türkiye'de her önüne gelen "sanatçı" olduğundan artık bunun ne yazık ki içi boş ve acilen doldurulması gereken bir kavram olduğunu düşünenlerdenim. Tıpkı "festival" kelimesi gibi...

Mutluluk ve sanat ilişkisi size göre nedir?
Yaratma ediminin kendisi bence büyük bir tatmin yani mutluluktur ve bence bunun birileriyle paylaşılması bile o edimin önüne geçemez. Günümüzde ne yazık ki "tık"lanma ile serotonin eş zamanlı çalışıyor. Yani ne kadar çok "tık" o kadar çok "mutluluk". Ama o mutluluk geçici, baki olan yaratma ediminin olduğu an.

En beğendiğiniz sanatçılar/müzisyenler kimler?
Böyle bir tanım yapmayı doğru bulmuyorum. Dinlemekten çok zevk aldığım müzisyenler var. Filmlerini, oyunlarını izlemekten haz duyduğum aktörler, aktrisler, yönetmenler... Tablolarından gözümü ayıramadığım ressamlar ve fotoğraflarına bakmaya doyamadığım fotoğrafçılar... Dönüp dolaşıp yazılarında kaybolmayı seçtiğim yazarlar... Evde bu aralar en çok Bilal Karaman'ın albümleri dönüyor. Sanırım o dinginlik hepimize iyi geliyor. Aydın Esen'in "Anadolu" albümü ya da Serhan Erkol'un "Motel AVM"si çalıyor bazen. Bazen Maxim Vengerov dinliyoruz bazen David Bowie, Beatles vs. Kişisel beğeni anlamında birini diğerinden ayırmam çok zor. Çoğunlukla yapsam da (bu da benim çelişkim) gündelik hayatımda analiz yapmama gerek yok değil mi? Bu aralar en sevdiğim ses arılarınki.

Can Yücel Festivali'nden ve katkılarınızdan bahseder misiniz?
Daha önce festival kavramının içinin boşaltıldığından çenemi tutamayıp bahsetmiştim. Her an sosyal medyadan yeni bir festival duyurusuna bakakalıyoruz. "Kuzu göbeği festivali", "Mercan köşk festivali", "Masa sandalye festivali", "Köşe takımı festivali"... 

Benim kendi adıma festivalden anladığım, standların kurulu olduğu panayır yerine dönmüş işlerin hiçbirinin festival adının altında yeri bulunmuyor ki bunu da zamanında Rock'n Coke'a -daha doğrusu küresel sermayeye ve tekelleşmeye karşı yapılmış olan- Barışarock Festivali'nin gönüllü aktivistlerinden biri olarak söylüyorum. Festival benim için bir duruştur! Kolektif olarak hayatı örmektir. Birlikte hayata dokunmak, hayatı sahiplenmek, hayatı doldurmak… Geleceğe bir şey bırakmak. Tam da bu nedenle hiçbir zaman "Hayır, yapamam" diyemiyorum bu işe... Bir de önceki senelerde yapılan Can Yücel festivallerinin kadrosunu görüp de burada çocukluğunu yaşamış arkadaşlarımdan festival deneyimlerini dinleyince hepten bu işin içinde olmak istedim.

Festivalde pek çok farklı alanda fotoğraf ve resim sergilerimiz olacak. Datça'nın özellikle yerel kültürleri hakkında söyleşiler yapılacak. Söyleşi yapacak olanlardan biri de Belediye Başkanımız Gürsel Uçar olacak. O da bir Datçalı olarak burayı anlatacak. Şiir ve müzik dinletileri olacak. Coşkulu konserler… ve festivalde beni en çok heyecanlandıran "Çok bi Çocuk" şenliği yapılacak. Datça'da Can'a can katılacak yeniden. Festivale naçizane katkım ise birlikte hayatı örmeği hedeflediğimiz konuk olacak müzisyen, tiyatrocu, dansçı, ressam, fotoğrafçı, şair, yazar arkadaşlarımınkinden ya da aynı masada festival için çalıştığım dostlarımınkinden bir fazla değil. Çünkü başta Datça Kültür Sanat Dayanışması’ndan arkadaşlar olmak üzere herkes gönüllü olarak bu işe emek veriyor. Birlikte olmayı unuttuğumuz bu günlerde kolektif olarak taşın altına elini sokmak çok ama çok önemli. Datça esnafının, belediyemizin, ulusal ve yerel basının ilgisi ve desteği inanılmaz. Gönüllü ve kolektif üretimler yapmak hele ki sanatın ötelendiği böylesi bir süreçte hepimizin görevi. Burada ne festival ne Can Yücel ne de kültür sanat meta değil. Paranın hiçbir hükmü yok! Standlarımız ücretsiz olacak. Tek dert geleceğe umut bırakmak, kolektivizmi, bir diğer adıyla imeceyi hatırlatmak.

Hayatınızın dönüm noktasında kimler neler var?
Hayatıma bu zamana kadar girmiş olan herkes benim için bir kavşak bence. Çünkü hepimiz enerjiyiz aslında ve birbirimize kelebek etkisi yaratıyor olabiliriz.

Hayatınızda aldığınız en önemli öğüd neydi? Siz kime ne öğüd vermek istersiniz?
Bu ülkede bir şeye kırk defa "o şey" dersen o şey, o şey olur. Kendimi sanırım öğüt verecek kadar bilge saymıyorum. Umarım bir gün o da olur. Kendimizi bulmak, sadece enerji olduğumuzu hatırlamak için Datça'da değil miyiz?

Son olarak Türkiye’de çıkan pek az müzik dergisinden biri olan Plak Mecmuası’nda köşe yazarlığı yapmaya devam ettiğimi, Datçalı müzikseverlerin de dergiyi Sahafiye Datça’dan alabileceklerini söylemek isterim. Bir de aralıklarla da olsa blogumu güncellemeye devam ediyorum. Eski yazılarıma da www.bilgiliminor.blogspot.com.tr 'dan ulaşılabilir.

15 Nisan 2018

Riyat Gül: "10’dan fazla bitkiyi Türkiye’de sadece Datça’da görebilirsiniz. Datça ve Bozburun yarımadalarında endemik ve dünyada sadece burada bulunan iki bitki türümüz var."


Fotoğraf: Hasan Yıldırım
“Flora” isimli facebook sayfasında hemen her gün ülkenin her yanından paylaşılan bitki fotoğraflarını, bilgilerini incelemeyi seviyorum. Grubun kurucusu Riyat Gül’ün Datça’da yaşadığını duyunca bu röportaj doğdu..

Datça'da yaşamak hakkında neler söylemek istersiniz? Mutlu musunuz burada?
Datça, kendi kendine yetemeyenlere, denize, gökyüzüne veya kırlara dakikalarca hiçbir şey yapmadan bakamayan insanlara göre bir yer değil. Yalnızlığının farkına varmış, halinden memnun ve zamanını “harcayarak” değil keyifle geçirebilen insanlara göre bir yer. Datça’ya bilerek ve isteyerek geldim ve çoook huzurluyum. “Mutluluk” kavramı değişken olduğu için mutlu muyum değil miyim yanıt veremeyeceğim.

Irvin Yalom bir kitabında “kertenkele gibi” olabilmekten sözeder. Uzun yıllar boyu kendisiyle kalamadığını farkedip deniz kenarında bir tatil yapmaya karar veren yazarın, bir gün denize bakan kayaların üzerindeki bir kertenkeleye takılır gözü. Kertenkelenin birkaç saat boyunca hiç kıpırdamadan güneşin tadını çıkardığını, kendisinin hiç kertenkele gibi olamadığını farkeder. Bu, modern insanın en önemli sorunu bence. Datça kertenkele gibi olabilenler için..
 
Fotoğraf: Mustafa Atamer
Hayallerinizde nasıl bir Datça var?
Hayallerimdeki Datça, 1990’ların Datçası. Rant uğruna her yerde olduğu gibi geri dönüşü olmayan bir garabete döneceğinden korkuyorum. Paranın ve betonun “gelişme” olduğunun sanılması illüzyonu buraya da bulaştı. Umarım bu duruma bir “dur” diyecek sivil toplum daha da gelişir ve ses getirir. Az da olsa umudum var J Hayallerimdeki Datça maalesef şimdi Betçe tarafında, Knidos’a doğru ilerliyor…

Üstlendiğiniz gönüllü projeler neler?
Proje demeyelim isterseniz, 2002’den beri gerek yerel gerekse de ulusal düzeyde çalışan doğa koruma derneklerine gönüllü olarak destek veriyorum. O tarihten beri kuş gözlemcisiyim ve Türkiye’nin kuşlarıyla ilgili sayısız çalışmaya katkı verdim. 2009-2013 yıllarında Doğa Araştırmaları Derneği’nde (eski Kuş Araştırmaları Derneği www.dogaarastirmalari.org) profesyonel olarak çalıştım. Pozisyonum “Eğitim ve Kapasite Sorumlusu” olsa da gerek kış ortası kuş sayımları gerek diğer kuş araştırmaları için Türkiye’nin çoğu “Önemli Doğa Alanları (ÖDA)”nı dolaştım. Bakanlık personeline dernek adına eğitim verdim. Son zamanlarda ağırlıklı olarak Rüzgar enerji santrallerinin şartnamelerinin doğru hazırlanması ve standardize edilmesiyle uğraştım.

2008 yılından bu yana da Türkiye Florası ile ilgili amatör ve profesyonel olarak çalışmalarım devam ediyor. İlk kez Facebook’ta, Türkiye’deki amatör bitkiseverleri biraraya getiren ve Türkiye’nin dört bir yanından fotoğrafların bir yerde toplanmasını sağlayan “Flora” adlı grubu; hemen akabinde doğal bitkilerimizin fotoğraf ve bilgilerinin yayınlandığı www.turkiyebitkileri.com adlı web sitesini hayata geçirdim. Grubun üye sayısı 8000’e yaklaştı, sitede 4500 kadar türe ait 30bin fotoğraf mevcut. Bu haliyle Türkiye’nin en doğru ve kapsamlı bitki sistematiği sitesi. Her meslekten amatörün (cami imamı, dövmeci dahil J) yanısıra çok sayıda bilim insanı da gruba destek veriyor. Üyelerin paylaştığı fotoğraflardan kuşkulanıp araştıran akademisyenlerimiz bu sayede şu ana kadar yirmiye yakın “dünyada Türkiye dışında bulunmayan” tür keşfetti.
 
Fotoğraf: Mustafa Atamer
Datça Endemikleri çalışmalarınız hakkında bilgi verir misiniz? 
4 yıl kadar önce Datça’ya yerleştiğimden beri bölgenin florasını çıkarmak ilk amacımdı. Bu nedenle sevgili doğasever arkadaşlarım Fulya Bayık ve Selma Akad ile Datça-Bozburun yarımadalarının hemen her yerini, neredeyse haftada 3 kez ziyaret edip gördüğümüz bitkileri fotoğrafladık, örnek aldık, tasnif ettik ve adlandırdık. Çalışmalarımız sonunda 800’ü aşkın bitkiyi net olarak tanımladık. Bölgede olduğu bilinen ancak bulamadığımız 10 kadar tür kaldı. Bununla beraber sadece Yunan adalarından bilinip Türkiye’de varlığı bilinmeyen 2 bitkiyi saptadık. Bilim insanlarıyla birlikte bilimsel bir dergide yayınladık.

Datça konumu gereği ilginç bir  floraya sahip. Eski çağlarda Rodos ve doğu Yunan adaları tek kara iken birçok ortak türü paylaşmış. Bu nedenle buradaki adalarla çok sayıda ortak bitki türü olup bitkilerden bir çoğu sadece bölgede sıkışmış, daha öteye geçememiş. Bu nedenle 10’dan fazla bitkiyi Türkiye’de sadece Datça’da görebilirsiniz. Datça ve Bozburun yarımadalarında endemik ve dünyada sadece burada bulunan 2 bitki türümüz var. Ayrıca Güney-Batı Anadolu’ya has çok sayıda endemik türümüzü Datça’da görmek mümkün.  Becerebildiğim kadarıyla “Datça-Bozburun yarımadalarının nadir ve endemik bitkileri” adı altında bir kitap hazırladım. Sponsor bulup bastırabileceğimi umuyorum.

Fotoğraf: Muzaffer Özgen
Datça bitkilerini nasıl bir kitapta toplamak istersiniz?
Bahsettiğim kitap dışında “Datça’nın yaygın bitkileri”ni de ayrı bir kitapta toplamak ve amatörlere yönelik “bitki tanımlama” kitabı yazmak sonraki hedeflerim. Umarım gerçekleştirebilirim.

Çalışmalarınızın belgelenmesi, kent hafızasında yer etmesi ve gelecek nesillere aktarılabilmesi için neler öneriyorsunuz?
Sözettiğim kitabın basılması ve yayılması ilk hedef olsa gerek. Ayrıca bu konuda yurtdışındaki uygulamalardan esinlenerek öncelikle çocuklardan başlayan bir dizi eğitim serisi, akabinde özellikle nadir türlerimizi sahiplendirme çalışmalarının meyve vereceğini umuyorum. Her çocuğumuza nadir bir bitkiyi tanıtıp sahiplenmesini ve sık sık ziyaret ederek durumunu, sayısını vs. takip etmesini sağlamak yararlı olacaktır düşüncesindeyim. Özellikle aşağı yaş gruplarında sürekli eğitimin büyük yararı olacaktır.

Datça'nın endemik bitkilerinin ülke çapında saptanmış endemikler içindeki yeri/oranı nedir?
Datça-Bozburun yarımadaları eskiden bir Özel Çevre Koruma Bölgesi olduğundan yapılan çalışmaların çoğu her iki yarımadada beraber yürütülmüştür. Her ne kadar endemik sayımız diğer illere nazaran çok az olsa da özellikle salepgiller ailesinden çok sayıda (40’a yakın) türün birarada bulunması ve Türkiye’nin başka hiçbir bölgesinde görme şansınızın olmadığı çok sayıda bitki açısından çok özel bir yeri vardır. Datça hurması, Rodos adası dışında dünyada rastlanmayan bir bitkidir ve Türkiye’de sadece Datça’nın 1-2 koyunda bulunur.

Riyat Gül
Datça endemiklerini ve florasını tanıtmak ve korumak için ne gibi çalışmalar yapılmalı sizce?
Öncelikle “bilmek” sonra tanıtmak gerekiyor. Bu nedenle çok sayıda kitaba, dergiye, broşüre hatta afişe ihtiyaç var. Broşür ve kitaplar özellikle doğa meraklısı, trekking yapan turistlere verilebilir ve tüm Datça önemli bitkilerin afişleriyle donatılabilir. “Korumak” sözcüğü aslında devletin asıl işi olsa da maalesef hiçbir kurum bu konuda donanımlı değil. Bu nedenle bu iş biz amatörlere düşmekte. Bu türlerin yerlerinin saptanması, sık sık ziyaret edilmesi, gelişmelerinin incelenmesi esastır. Saptanan bölgelerde herhangi bir faaliyetin (yol genişletme, maden sahaları vs) olup olmadığı gözlenip gerekirse yasal yollara başvurulması gerekir. Tabelalar koymak  işe yarasa da hedef göstermek açısından sakıncalı diye düşünüyorum. Söğüt Köyü civarında gördüğümüz ve Türkiye’de başka yerde bulunmayan bir bitkiden bahsettiğim köylünün, alanın “sit” ilan edilmesi korkusuyla ertesi yıl o alanı dozerle yıktığına tanık olduk.

Datça'da yetişen yenebilir çiçekler hakkında bilgi verebilir misiniz?
Benim ilgi alanım Sistematik Botanik, yani bitkilerin tanımlanması ve sınıflandırılması. Bahsettiğiniz konu tamamen farklı bir disiplinin “Etnobotanik”in alanı. Maalesef bu konuda çok az bilgim var ama Yerel Tarih Derneği’nin bu konuyla ilgili basılmış son derece güzel bir kitabının olduğunu biliyorum.

Teşekkürler.. Kitaplarınızın tez zamanda sponsor bulmasını diliyorum.