Bir aşk acısından doğan “Kağıt Kesikleri” Facebook’ta okunma rekorları kırıyor…



"Boydan boya kağıt kesikleri var kalbimde. Sevdiğim kadınları son öpüşlerimden, onlara yazdığım şiirlere ait sayfalardan kalma… 
Sanırım böyle böyle öğrendim ben ellerimle kitap dikmeyi; kalbimdeki kesiklerle uğraşmaktan gelen bir alışkanlık…“ 

"Aşk Yarası" öyküsünün ilk satırları bunlar...
Murat Cengiz’in Facebook’taki “Kağıt Kesikleri” sayfasından alıntı… 

Büyük çoğunluğunu kadınların oluşturduğu takipçileri arasında ben de varım. Alışkanlık yaratan bir tarzı var. Hem fırlama hem de samimi… Merak ettim. Aradım. Beraber bir Pazar kahvaltısı yaptık. Lezzetli bir sohbet oldu. 


Kağıt Kesikleri nasıl doğdu?
Dil üzerinden oyunlar oynamak hep keyif aldığım bir hobi olmuştur benim için. Kağıt Kesikleri sayfasını ilk oluşturduğum sıralarda zor bir dönemden geçiyordum. Bana nefes aldıran, kendimi bir parça da olsa anlamama yardım eden tek şey, düşüncelerimi ve hissettiklerimi kağıda döküp, karşıma koyabilmekti. Yazmaya mecbur kalmıştım. Yazmak, soruları ve kendimce bulabildiğim cevapları daha paylaşılabilir hale getiriyordu. Yakın arkadaşlarım, yazıların bir şekilde onlara da faydası dokunduğunu ve okumaktan keyif aldıklarını söylüyorlardı. 

Bir süre sonra “yeni yazı yok mu?” diye arayıp soranlar olmaya başladı. Paylaşımı kolaylaştırmak için yazıları önce bir blog çatısı altında topladım. Bir süre sonra da içeriği Facebook’da açtığım bir gruba geçirdim. O sıralar Facebook’ta metinleri istediğim biçimde yayınlamamı sağlayacak bir araç yoktu. Ben de grubun resim albümü altında sayfaları her yazıya bir resim denk düşecek şekilde düzenledim. “Resim artı metin” biçimindeki özgün içeriğin tek kişi tarafından oluşturulduğu Kağıt Kesikleri formatı bu şekilde ortaya çıktı. 

Kağıt Kesiklerinin asıl “doğumu” ise sanırım benim sayfaları ilk yayınlamaya başladığım tarihten ziyade, hiç tanımadığım insanlardan geri dönüşler almaya başlamamla gerçekleşti. Deneyimlerimi ya da öznel çıkarımlarımı neden umursadıklarını bilemediğim insanların “ yeni yazı yok mu?” diye sormaya başlamalarıyla sayfanın niteliği değişmişti. Görsel Hikayeler diyorum ben. 


Nasıl doğuyorlar? Metinden mi çıkıyor çizgiler, yoksa çizgiler mi yazdırıyor?
Çoğunlukla yazılar resimden önce geliyor. Bir konu üzerine resim yapıyorsam, muhtemelen kafamda o konuya dair bir düşünce silsilesi zaten evvelden birikmiş oluyor. Ayrıca bir metinle onlarca defa sıkılmadan oynayıp, istediğim ritmi yakalayana kadar üzerinden geçebilirim ve bu oyundan çok da keyif alırım. Ama resim yaparken bu durum benim için tam tersidir. O yüzden de kafamda tamamen netleştirdiğim bir içeriği resimlemek bana hep daha rahat gelir. 

Kitap olabilir  gibi duruyor…
Evet, kitaba dönüştürülebilir bir niteliği var gibi görünüyor ama o gözle baktığımda içerik bana çok bölük pörçük geliyor. İçeriği birkaç kere o niyetle ele aldım ama bir bütün oluşturma açısından beni tatmin etmedi. Kağıt Kesikleri’ni olduğu haliyle kitaplaştırmak yerine, çeşitli yazılarda adı geçen karakterlerin üzerine kurulu bir roman düşüncesi bana daha cazip geliyor. Böyle bir kurgu zaten kafamda var aslında ama kağıda dökmeye başladığımda, böyle bir projenin ilk düşündüğümden çok daha geniş bir çapı olduğunu, tek kitapla içinden çıkamayacağımı gördüm. Bu da biraz yavaşlamama neden oldu. En azından şu an için, kitap konusunu ağırdan alıyorum.


Arkasında aşk ve acı kokusu aldım bazılarında?
Öyle. Kağıt Kesikleri’nin içeriği bir insanın kendisine dair farkındalık geliştirme süreciyle paralel gidiyor aslında. İnsanın kendisine dair bir farkındalık geliştirme kaygısı gütmesi için de ya daha fazlasını arayacak kadar dolmuş olması ya da bulunduğu duruma daha fazla tahammül edemeyecek kadar canının yanması gerekiyor. Benim durumumda da bu kaygıyı tetikleyen şey, aşk acısı ardından yaşadığım bir yıkım oldu. 

Görsel hikayeler yazıyorsun, çiziyorsun, fotoğraf çekiyorsun… Resim de yapıyor musun?
Evet, karışık teknikte resimler yapıyorum. Mürekkep, suluboya ve akriliğe ek olarak pastel boya kullandığım da oluyor. Kimi zaman işin içine bilgisayar da karışıyor – bir hocamın tabiriyle, ışıkla resim yapmak ya da hepsini karıştırmak hoşuma gidiyor. 

Resimle biraz karmaşık bir ilişkim var aslında. Lisede uluslararası ticaret eğitimi aldıktan sonra, lisans eğitimimi güzel sanatlar fakültesi, grafik tasarım bölümünde tamamladım. Benim öğrenci olduğum dönemde grafik bölümünde piyasaya yönelik tasarımcı yetiştirme kaygısı daha ağır basıyordu. Bundan ötürü illüstrasyona ve dolayısıyla da resimsel çalışmalara ağırlık veren öğrencilere hoş gözle bakılmıyordu. Her ne kadar sonraki dönemlerde bu durum değiştiyse de, o günlerde bölümde bir meslek yüksek okulu havasının hakim olduğunu düşünüyorum. Bu sürecin bir devamı olarak iletişim, ticaret ve piyasa kaygısı uzun zaman çizgilerle ilişkimin niteliğini belirleyici unsurlar oldu.

Başlangıcı Kağıt Kesikleri ile aynı zamana denk düşen kendimi sorgulama sürecimle birlikte bu durum değişmeye başladı. En önemlisi bu durumun farkına varmaya başladım. Avrupa’da seyahat ederken yaşadığım bazı deneyimler, çizgiyle olan ilişkimi değiştirdi. Resimsel çalışmalarımı daha farklı bir gözle ele almaya başladım. Belki de özet olarak, resimle barıştım demeliyim. 

İlk kişisel sergini Torino’da açmışsın. Nasıl oldu?
Doktora tez aşamasındaki bir öğrenci olarak Erasmus programı ile İtalya’ya gittim. Torino’da birlikte kaldığım ev arkadaşlarımdan bir tanesi çalışmalarımı görünce “çalıştığım yerde her ay farklı bir sanatçının sergisini düzenliyoruz, sen de bir sergi açmak ister misin?” diye sorunca, ben de “neden olmasın,” dedim. İtalya’ya giderken bir sergi açmak, aklımdan geçen son şeydi ve o yüzden de hazırlıksızdım. Eserlerin orijinallerini Türkiye’den getirtmek gibi bir şansım yoktu. Bu yüzden çalışmaların yüksek kalite dijital kopyalarından aldığımız çıktıları koyduk sergiye. Duyurusunu yeterince yapamadığımız sergiye katılımın büyük olduğunu da söyleyemem ama sonuçta bu sergi benim için bir dönüm noktası oldu. Katılımcı sayısının çok olmamasına rağmen çok güzel geri dönüşler aldım. Hatta izleyicilerden bazıları, dijital baskılarını gördükleri kimi çalışmaların asıllarına talip oldular. 

“Türkiye’ye dönünce sen gönderirsin” dediler. Bu gelişmenin benim için en beklenmedik yanı, satın alınan eserlerin salt zevk için yaptığım, Türkiye’de illüstrasyon piyasasında çalışırken ilgi görmeyen çalışmalar olmasıydı. Bu ilgi, gerek eğitimim sırasında, gerekse piyasada bir illüstratör olarak çalışırken farkında olmadan edindiğim koşullanmaları hepten kırmama vesile oldu.

"Peynir Sevmeyen İtalyan ve Şapşal Kedisi" başlıklı yazın iyi bir gezi yazarı olduğunu da gösteriyor. Bence sen sez, yaz, çiz... Seyahati seviyor musun?
Tutku ile yaptığımı söyleyebileceğim çok şey yok ama seyahat, kesinlikle bunlardan birisi. Tarif etmesi güç, ama kendimi en çok evimdeymişim gibi hissettiğim anları hep yoldayken yaşıyorum. Seyahat ederken gerçekten hayatta olduğumu hissediyorum ve bunun da iyi bir nedeni var. İnsan, özellikle yalnız seyahat ederken, kendi kendisini daha iyi tanıyabiliyor. 

Hiçbir diplomanın, bir yıl boyunca kendi başına sırt çantası ile dünyayı dolaşmakla boy ölçüşebileceğine inanmıyorum. Çünkü yaşamınızı, kendinizle barışık bir birey ve dünya vatandaşı olarak yaşamayı öğretebilecek bir üniversite yok. Ama dünyayı görmek, size bunu katabiliyor. Ayrıca, hikaye toplamayı ve macerayı seviyorum. Bu nedenle de hayatımın en azından birkaç yılını bir gezgin olarak geçirmek niyetindeyim. 

İtalya'da neler yaptın?
Tez aşamasındaki bir doktora öğrencisinin ders alma zorunluluğu olmadığı için İtalya’daki zamanım seyahat ederek geçti. İtalya ile birlikte Polonya, Fransa ve İspanya’da toplam otuz beş şehir ve kasabada bulundum. Çoğunlukla müzeleri ve şehirlerin tarihi yerlerini ziyaret ettim. Günde ortalama on, on beş kilometre yürüyordum. Bir şehri tanımanın en kolay yolunun, sokaklarında kaybolmak olduğunu öğrendim. Pek çok hikaye toplayıp yerel kültürlerle haşır neşir oldum. 

Gittiğim yerlerdeki insanlarla tanışıp onların misafiri olmaksa seyahatin en keyifli kısımlarındandı. Gittiğiniz yerlerdeki insanların evlerine girip çıkmaya başladığınızda, binalar sizin için birer dış cephe olmaktan çıktığında, siz de turist olmaktan çıkıyorsunuz ve yaşadığınız deneyim, estetik olmanın ötesinde bir anlam kazanmaya başlıyor. Ayrıca yerel lezzetleri keşfetmenin en pratik yolunun da, orada yaşayan insanların mutfaklarından geçtiğini gördüm. 

Sanat eğitimi hakkında neler düşünüyorsun?
Türk insanının sanatla barışması çok mu zor?
Benim algımda sanat, zihinsel bir hâl; sanat eseri ise bu hâlin dış dünyaya yansıtılmış biçimidir. Yani sanat, kişinin kendi dışında var olan ve kavga edebileceği, küsüp barışabileceği bir olgu değildir. İnsan olmanın bir parçasıdır. Bu düşüncenin devamı olarak; eğer kişi bir sanat eserinden rahatsızsa, aslında dış dünyada var olan bu eserin,  kendi iç dünyasında yarattığı yansımadan rahatsızdır diyebilirim. Bu açıdan baktığımda da, Türk insanının kavgalı olduğu şeyin sanat değil, kendisi olduğunu görüyorum. Sanat eğitimi ise ayrı bir sorun. 

Bir zamanlar bir arkadaşım bana İtalyancadaki “eğitim” kelimesinin kökünün “birşeyi doğrultup, düzeltmek” olduğunu söylemişti. Bizde ise eğitimin genelde, “birşeyi eğip, büküp, istediği şekle sokmaya yarayan sistem” olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan da sanat eğitimi zaten kelime kökünden itibaren sakat bir kavram. Eğitimle, insanların sanatla tanışmalarına, haşır neşir olmalarına vesile olunabilir, sanat tarihine dair kuramsal bilgi aktarılabilir ve estetiği anlamlandırmak için kullanabilecekleri bir dağarcık edinmeleri de sağlanabilir. 

Eğitim ile yapılamayacak şey ise, insanları birer sanatçı ya da düşünüre dönüştürmektir. Sanat eğitimi ve sanatla barışma mevzusu aslında aynı kapıya çıkar. Yapılabilecek ama genel olarak yapılmayan, insanları hür ve özgün düşünmeye yönlendirmek, bu düşünce yöntemleri ile ilgili donanımlı kılmaktır. Bir insanın kendi iç sesini keşfetmesi için ona rehberlik edebilecek tek kişi yine kendisidir; kişinin dışındakiler, ona bir noktaya kadar ancak destek çıkabilirler. 

Hür, özgün ve yaratıcılık kelimelerinin reklam metinleri haricinde sakıncalı olduğu bir coğrafyada, böyle bir altyapının oluşması da kolay olmayacaktır. Bu barışın bir tercih değil, ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Kişisel farkındalık seviyesi sınırlı kalan ve kendisiyle barışık olmayan bireylerden oluşan bir toplum, kendisini yok etmeye meyilli olacaktır. Aslında bu, küresel çapta tüm insan toplumu için geçerli bir durum.  






KAĞITKESİKLERİ Facebook'ta !

Murat Rıfkı Cengiz 1982 İzmir doğumlu. 
İzmir Anadolu Dış Ticaret Meslek Lisesi’nde okudu. Dokuz Eylül Üniversitesi GrafikTasarım Bölümü’nden mezun. 
Dokuz Eylül Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü’nde Yüksek Lisans yaptı.  
Università delgi Studi del Piemonte Orientale  “Amedeo Avogadro” Reklamcılık, Ege Üniversitesi’nde Reklam ve Oyun Tasarımı konularında doktora yaptı.

www.muratcengiz.com

Yorumlar

Ayın en çok okunanları:

Ömer Muz: "Resmettiğim İstanbul, Sait Faik’in, Orhan Veli’nin, Salah Birsel’in İstanbul’u...

Oniki Adalar'ın üç gülü: Symi, Leros, Kalymnos

Biorezonans nedir? Op. Dr. Hasan İlkehan: "Biorezonans geleceğin tıbbı olarak adlandırılabilir..."

Cem Şen: "Eğer bir öğreti, özünü bir parçacık bile yitirmeden her koşula uyum sağlayabiliyorsa o zaman gerçek bir öğreti demektir."

Thassos Adası: Yanıbaşımızdaki tatil cenneti

Sıdıka Rodop: "Mücevher tasarımında zamansızlık, işlevsellek, yenilikçilik kavramları biraradadır."

Bu Blogda Ara