"İnsanlar kendi hayatlarını nasıl yaşayacaklarına kafa yoracaklarına başkalarının nasıl bir hayat yaşaması gerektiğine kafa yoruyor..." Ali Sefünç

Ali Sefünç 
Ali Sefünç iş adamı idi. Derken yazarlığa başladı. Öteden beri ironik yaklaşımlarıyla kırar geçirirdi zaten... Kitapları çok ilgi gördü. Biz son kitabını beklerken bir de baktık geçen ay fotoğraf sergisi açıvermiş. Sessiz sedasız... Fotoğrafda da başarılı... Renkleri ve formları sığdırdığı herbiri bi başka masal karelere hayran kaldım. Yaşama bakışını, duruşunu takdir ettiğim bu mizah yüklü adamla röportaj kaçınılmaz olmuştu:

Nasıl oldu da oldu?
İş hayatı hepimiz için bir gereklilik. Gelgelelim göreceli koşullar oluştuğunda terk etmeye birazcık niyetliysek, yerine koyabileceğimiz bir başka amaç veya uğraşımız varsa, iş hayatının yoğun temposundan sıyrılmak, şu veya bu ölçüde gerçekleşebiliyor.
Çalışma hayatına 17 yaşımda başladım, üniversiteyi yine çalışarak okudum, bir kısmında yönetici, diğer bir kısmında girişimci olarak 30 yılı aşkın bir süre malum gerekliliği yerine getirdim. Yazmaya karar verdiğimde 44-45 yaşlarımdaydım. Egemenliğini sürgit hissettiren döngüsel yanılsamalardan duyduğum rahatsızlığın sonucunda iki yılda kaleme aldığım ilk kitabım “Herşey Dâhil Türkiye” 2005 yılında yayınlandı…  Toplumsal, bireysel, ekonomik ve politik çarpık anlayışların kronolojik bir dökümüdür…
Yazma eylemimin, eteğimdeki taşları dökmemle birlikte biteceğini sanıyordum ancak öyle olmadı… Yazı beni ele geçiriverince, “Kaldırım Takıntısı” adını taşıyan romanım sırayı aldı… Beyaz yakalı bir işsizin hayata tutunuş hikâyesi üzerinden kaldırımları ve kaldırımlara yansıyan hayatları konu edinen bir dönem romanı ortaya çıktı… Üçüncü kitabım, “İskelede Minder Tatili” ise, bir mini mizah romanıdır… Yazıyla buluşma deneyimim çerçevesinde şunu söyleyebilirim ki, kendimize izin verirsek, birçok şey olabiliyor aslında…



Kendimize izin vermeyi nasıl anlamalıyız?
Hani şu bazen çok sevdiğimiz bahaneler vardır ya, işte onlardan kurtulmayı düşünmek, meselenin giriş bölümü. Denemekten, başarısızlık hakkımızı kullanmaktan kaçınmamak ise, çözümün gelişme bölümü. Suya, sabuna dokunmadan el yıkamak mümkün değil ne de olsa. Mükemmeliyetçiliğin abartılması kimi zaman cesaretsizliğin, kimi zaman da tembelliğin maskesidir.



Gençlik yıllarımda, benden yaşça büyüklerin pişmanlıkları, sıklıkla ‘keşke’ deyişleri, fazlaca dikkatimi çekmişti. Onlardan, “Senin yaşında olsam şu biçimde yaşardım, bunu eksik bırakmazdım, böyle yapardım” türünden yakınmalar duymam, farklı bir bakış açısı geliştirmeme yol açtı. Kendi durumumu, “Ben onların yaşına geldiğimde bugün neleri yapmadığım, neleri ıskaladığım için pişmanlık duyarım” diye sorgulamaya başlamıştım daha o yaşlarda. Ve bu sorgulama her yaşımda devam etti… Bahanelerden ve erteme tuzağından uzak durulması gerektiğini böylece öğrendim. Kısacası, sızlanıp durmak yerine hareket etmenin, üretmenin; “Keşke” demek yerine, “İyi ki” diyebilmenin peşine takıldım.



Daha önce hareketsiz miydin, anlayamadım?
Tabii ki hareketsiz değildim… Gelgelelim enerjimi hangi yönde harcamam gerektiğine dair şimdilerde kendimi daha özgür ve verimli hissediyorum. Reflekslerden arınma konusunda epey çabaladım ve bu çaba hâlâ sürüyor. İşte tam da burada, “yapıcı yıkıcılık” kavramından söz etmek isterim. İşletmeciliğe ilişkin bir kavramdır ancak kişisel hayata da pekala uygulanabilir. Kolay ulaştığımız, alışkanlık edindiğimiz veya oyalayıcı bulduğumuz için kendimize ait hissetmediğimiz birçok unsuru hayatımızda tutabiliyoruz. İlk bakışta dolu gibi görünse de, işte bu nedenle hayatımız boşluklar taşıyabiliyor. Durumu idare etme hikâyesi yani…
Tatminkâr bulmadığımız unsurları ayıkladığımızda belki ilk anda biraz zorlanırız ancak daha doyurucu ve mutluluk verici şeyler için de yer açmış oluruz. “İyiye rastlayınca, kötüyü hayatımdan uzaklaştırırım” yerine, “Önce kötüyü hayatımdan uzaklaştırayım ki,  iyiye yer açılsın” yaklaşımı… Açılan yer, bizi eskiye nazaran daha fazla arayışa yönlendirecektir. Yenilenme ve üretme arzumu körükleyen bu tavrı elimden geldiğince uygulamaya çalışmışımdır. Üretimin türünde bir sınır yok, her türlüsünü kastediyorum. Örneğin, saksıda yetiştirilen bir kök domates… Benim için üretmek, varlığımı hissetmemin en hoş yolu…


Yazılarını okuyordum. Fotoğraflarını da çok beğendim. Her biri bir başka tablo… Yazar olmanın avantajını yaşamışsın fotoğraflarında… “Oysa…” ilk sergin mi?
Evet, ilk sergim… Haziran ayı içindeydi... Fotoğraf çekmeye uzun yılların ardından tekrar yakınlaştım. Yazı, çetrefil düşüncelerle fazlaca haşır neşir olmayı gerektiriyor, sanırım fotoğraf bu anlamda beni rahatlatan bir uğraş olarak şu sıralar öne çıktı. Gözüme ilişen renkli, şaşırtıcı ayrıntıları, dokuları fotoğraflıyorum, bu nedenle her biri resim sayılabilir… “Oysa” ifadesinin açılımını ise şöyle:
Oysa şaşırtıcı bir güzellik
bir başka zaman diliminde
bir başka kıyıda
bir başka köşede
bir başka açıdan bakıldığında
bir başka biçimde görünmek üzere bizi beklemektedir…



Yazıların mizah yazıları olsa da eleştirel… Oysa fotoğrafların pek romantik… Hangisi baskın?
Epeydir ulusların değil, şirketlerin dünyasında yaşıyoruz… İnsanlar, tükettiği ve borçlandığı kadar değerli sayılan bir canlıya dönüştürüldü adeta. Doğadan ve doğamızdan hızla uzaklaştırılıyoruz. Bizlere reva görülenler, en sertinden eleştiriyi fazlasıyla hak ediyor. Adaletsizliklere ve aptallıklara duyduğum kızgınlık, yazılarıma kaçınılmaz biçimde yansıyor. Kızgınlığımı mizahla yumuşatmaya çalışıyorum.
Fotoğrafla kurduğum ilişki, yazıdan farklı. Rahatsızlığımı paylaşmak üzere kaleme aldıklarımın aksine, sevinç yaratmak amacıyla fotoğraf çekiyorum. Hem kendim, hem de sevinç arayan herkes için… Fotoğraflarım, ruhumu olumsuzluklardan kurtarma operasyonunun bir parçasıdır diyebilirim. Sanırım bu nedenle romantikler. Eleştirel bakışımın baskınlığına, romantik fotoğraflarımla karşı durmaya çalışıyorum galiba.



Yazmakta olduğun kitabından söz eder misin?
Düşmanlıkla beslenmenin kökenleri üzerine bir roman.   Kadın düşmanlığı ve kadına şiddet, bu bağlamda önemli bir halka. Kadın düşmanlığı, meselenin en görünen kısmı ama ya diğerleri?  Adı bilinen azınlıklara, adı konmamış azınlıklara, zayıf halkalara düşmanlıklar…
Kadına şiddetin yanı sıra bir de yaygın biçimde çocuğa şiddet var ancak çocuklar dillendiremediği için o neredeyse yok sayılıyor. Bugünün şiddet uygulayıcıları, dünün şiddete maruz kalmış çocuklarıdır genellikle.   Siyasette, bürokraside ve medyada şiddet dili egemen. Yani topluma şiddet öğretiliyor, “RTÜK uyumasın” desem, komik kaçar şimdi.  
Son on yılda insanların düşmanlık ve şiddet eğilimi arttı… En ufak bir anlaşmazlıkta insanlar birbirlerini ölümle tehdit ediyor… Travmalarıyla yüzleşmek, acılarını yaşamak yerine, travmalarını başkalarına aktarmak; acı vererek rahatlamak isteyen bireylerden oluşmuş tuhaf bir toplum yapısıyla karşı karşıyayız… İşte bütün bunları bir roman izleğinde anlatmaya çalışıyorum… Konu girift olunca, roman ağır ilerliyor ne yazık ki.    



Gri yaşamaya zorlanıyoruz… Keyiflenmek, gülmek,  kahkaha atmak ayıp… Sizce bu nasıl aşılır?
Dayatılan tek tip, tatsız, tuzsuz yaşam apaçık ortada ancak keyiflenmenin ve gülmenin birileri tarafından ayıplanmasını hiç önemsemiyorum. Her fırsatta gülmek ve keyiflenmekten yanayım, çünkü bu eylemler benim için özgürlüğün simgesi.  Şöyle bir gerçek var tabii ki: Suçlamak, ayıplamak, günahkâr saymak, egemen ideoloji tarafından toplumsal hayatımıza sürekli pompalanıyor. Çaresiz kesimlerden taraftar bulan bir pompalama bu. “Yukarıda buluşamıyorsak, aşağıda buluşalım” fikri, umutsuz bırakılan insanlarda garip bir tatmine yol açıyor galiba.  
Bilgisiz, vicdansız, hoşgörüsüz ahlak müfettişleri, her kesimde giderek çoğalıyor… Bütün bunlar nasıl mı aşılır? Ben insanları, “sorundan anlayanlar” ve “sonuçtan anlayanlar” diye ikiye ayırırım. Ne yazık ki dünyada sorundan anlayanlar tarih boyunca hep azınlıkta kalmıştır. Sonuçtan anlayanlar ise belaları, yalnızca başlarına geldiğinde tanıyabiliyorlar. Başa gelen dertlerin çoğalması, zorunlu bir aydınlanmaya yol açacaktır belki ama ne zaman? Sosyolojik değişimleri görmeye ömrümüz yetmeyebilir. Bu nedenle her olumsuzluğa inat, doğru bildiklerimi sürdürmekten yanayım. Kendi hayatımızı güzel kılmak için yapabileceğimiz çok şey var. Bir sonuç çıkarmak istersek, olumsuzluklara rağmen renkli, kahkahalı,  keyifli bir yaşam sürmek emek istiyor ve ben bu emeği vermeye razıyım. Kendi kimliğime ve kendi kimliğimden saydıklarıma sahip çıkmayı önemsiyorum. Sevimsiz yargıları üzerime alınmıyorum.



“Öteki” dediklerimiz bu iletişim çağında nasıl oluyor da aydınlanamıyor?
Hangi Öteki? Kimin Öteki’si? Nasıl bir iletişim çağı? Bence aşırı kirli ve yanlı iletişim çağındayız… Günümüzde hemen herkesin birden fazla Öteki’si yok mu? Bence var... O zaman durumu şöyle özetleyebilirim: “Bir Öteki’nin diğer Öteki’yi ötekileştirmesi veya ötelemesi…” Bizlerin “Öteki” kavramına yüklediği anlam oldukça sorunlu… Öteki’nin eşanlamlısı “Diğeri” veya “Öbürü” dediğimizde bir sorun yok ancak “Öteki” dediğimizde tartışmasız kötü anlaşılıyor… Çünkü bu kelime zihnimizde hasım algısı yaratıyor… Uzak tutulması, küçümsenmesi gerekenler için söyleniyor genellikle. Fransız felsefeci ve sosyolog Jean Baudrillard, kitaplarında “Öteki” kavramından çok olumlu bir anlam yükleyerek bahseder: Farklılığı, özgünlüğü olan, varlığının korunması gereken, tek tipleşmemiş kişi… Yorum böyle olunca, Öteki’siz bir hayatın anlamsız olacağını hepimiz kabullenebiliriz…   
Asıl sorun, düşmanlıkla beslenmeye zorlanmamızdır… İnsanlar kendi hayatlarını nasıl yaşayacaklarına kafa yoracaklarına, başkalarının nasıl bir hayat yaşaması gerektiğine kafa yoruyor, kavga da bundan çıkıyor. Gerçi bu da ideolojik bir yönlendirme, dayatma… Aklı başından alınanların gelecekleri de kolaylıkla ellerinden alınıyor. Kısacası, küresel ekonomik sistemin ve siyasetin yağlı karası, insanlara fena bulaşmış.    



Sevgi, bilinç düzeylerini yükseltmelerine yardımcı olabilir mi? Sevgi niye tükendi? Sevginin yerini neler aldı?
Hiç kuşkusuz koşullara ve karşılıklara bağlanmamış sevgi bilinci özgürleştirir ve iyileştirir… Gelgelelim günümüzde sevginin algılanış biçimi de sorunlu. Sevilmeyi hepimiz istiyoruz ancak sıra sevmeye gelince, çok azımız cömert.   
Bedel bekleniyorsa, gerçek sevgiden söz etmemiz mümkün değil ve durmaksızın sınanan sevgi, sevgi olmaktan çıkıveriyor. Sevgililer günü, “Senin sevgin, bana aldığın hediyenin değeri kadar” algısını giderek yaygınlaştırıyor. Yani sevginin en güçlü rakibi, insanın maddeyle kurduğu hastalıklı ilişki… Buna sanal âlem bağımlılığını, vahşi rekabeti ve diğer anlamsızlıkları da eklersek, gerçek sevgiye ne zaman, ne zemin, ne de sabır kalıyor…  Bu yüzden herkes arıyor ancak çok azımız gerçek sevgiyi bulabiliyor. 
Bilinç düzeyi en düşük insanın bile kendine özgü bir hayatı yorumlama tarzı var. Koşulları değerlendirmekte zorluk çekenler görüntüye, toplumda o an nelerin prim yaptığına bakıyorlar. Malum televizyon kanallarından tabii ki… Güç gösteren, bağırıp çağıran, hak yiyen öne çıkıyor ve zenginleşiyorsa, o da bu tarzı taklit etmeye çalışıyor, kendine kurban arıyor. Yani kısacası günümüzde sevgi, prim yapan unsurlar arasında değil. Sevgiyi yücelten insanların çoğu bence bu konuda samimiyetten uzak.  
Her neyse, biz sevgiyi yanlış anlayanları bırakalım ve sevmenin keyfine varalım… Sevgimizi ve sevdiklerimizi koruyup kollamaya, yaşatmaya çalışalım…

Ayın en çok okunanları:

Ömer Muz: "Resmettiğim İstanbul, Sait Faik’in, Orhan Veli’nin, Salah Birsel’in İstanbul’u...

Oniki Adalar'ın üç gülü: Symi, Leros, Kalymnos

Biorezonans nedir? Op. Dr. Hasan İlkehan: "Biorezonans geleceğin tıbbı olarak adlandırılabilir..."

Cem Şen: "Eğer bir öğreti, özünü bir parçacık bile yitirmeden her koşula uyum sağlayabiliyorsa o zaman gerçek bir öğreti demektir."

Thassos Adası: Yanıbaşımızdaki tatil cenneti

Sıdıka Rodop: "Mücevher tasarımında zamansızlık, işlevsellek, yenilikçilik kavramları biraradadır."

Bu Blogda Ara