An ve Anlam 3 - Gülay sorar, Gün yazar. Her pazar...

Gülay:
Geçen haftaki Carpe Diem yorumun için teşekkür ederim Gün... Bu deyim kişinin karakterine ve yaşadığı kültüre bağlı olarak farklı şekillerde yorumlanabiliyor… “Günü yaşamak” gününü gün etmek olarak da anlaşılıyor, günün her geçen dakikasında çevrede olup bitenin farkında olarak yaşamak da… “Farkındalık” kavramını önemsiyorum. İnsan yaşadığı dünyayı, ülkeyi, çevreyi izlemeli diye düşünüyorum. Bu haftaki sorumu bu pencereden soracağım… “Bireyci” den mi, “toplulukçu”dan mı yanasın?  
Bireyci toplumlarda özerk benlikli bireyler daha fazla sanki… Özgün olmak, farklı olmak, kişisel amaçlarını gerçekleştirmek çok önemli onlar için. Sosyal ortamlardaki davranışlarını, kişisel yetenekleri, duyguları, düşünceleri, bireysel ihtiyaç ve tercihleri belirliyor. 
Toplulukçu toplumlarda ise ilişkisel benlik yaygın… İlişkilere  taraf olan başkalarının duygu, düşünce, ihtiyaç ve tercihleri yönlendiriyor  sosyal davranışlarını. Başkalarına duyulan yükümlülükleri ağır basıyor… Türkiye ve İsviçre’yi yaşamış bir insan olarak ne diyorsun?

Bireyci mi, Toplulukçu mu?

Çok açılımlı bir konu bu. Toplum, yaşam, kültür analizlerine değil, düşünce ve duygu pencerelerine yöneleceğim sanırım. Bunu yapmak istememdeki neden, her nerede olmayı ele alırsak alalım, böylesi konularda görüş bildirildiğinde bilgi eksikliği durumunda, öne çıkarılacak görüşlerin genelleme ya da önyargı içerebileceğini, dolayısıyla yanlışa  düşülebileceğini düşünmemdir. Birkaç konu başlığına kısaca değineyim yine de:

Nice yolculuklar var, ilk yer değiştirmelerde kimi durumlar pek bir göze batıyor. Varlıkları ya da görünürdeki yoklukları ile. Güzelim yurdumuzdaki her hatırı sayılır yolculuğumuzda da görüyoruz bunu. Zaman geçtikçe kimi yok ya da orada eksik sandığımız nitelik ve durumların o yörelerde değişik bir kabuk ile varolmaya devam ettiklerini, dış görünüşü birbirlerine yakın ve gözönündeki durumların ise ardlarında başka anlamlar barındırabildiğini görebiliyoruz. Hiç olmazsa ben görüyorum kimi zaman.

Yer değiştirmeyip aynı yöredeki insanlara değişik bir göz ile yöneldiğimizde de yukarıda belirttiğim durumu yaşayabiliriz. Son otuz kırk yıldır artık kolayca yer değiştirdiğimiz için kültür, alışkanlıklar ve davranış kalıplarımızı da gittiğimiz yerlere götürüyor, ya da onları bize getirenlerden alıyor, paylaşıyoruz. Yeni davranış kalıpları, yeni beklentiler, alışkanlıklar oluşmakta.

Bu arada, her nerede olursak olalım, orada bizi çevreleyecek yaşam enerjisini üretecek gücümüzü de yanımızda götürebildiğimizi düşünürüm. Uyum sağlamaya, mutluluğa, neşeye ulaşmaya ya da bunları engellemeye yönelik olarak, sözkonusu gücün etkisi hangi yönde olursa olsun.

Tüm bu konu ve durumlara vurgu yapmam yazımın bundan sonrasının altyapısını kurmak için... Hem alışkanlığım üzere hem de yazı başlığımız “an ve anlam” ile tutarlı olabilmek için yazılarımı kurgulamıyor, başlayıp, akışına bırakarak yazıyorum. Bir yazı stili olarak bunu seçmiş olduğumu kabul edelim. Belki ileride değiştiririm.

Yukarıda kimi durumları vurguladım, açmadım onları, çünkü her bir yaşam öyküsü kendi açılımını getirebilecek, yazıyı konusundan çıkarabilecekti. Yine de bana yöneltilen soruda, yani bireycilik ve toplumculuk konularında aklıma düşüveren ve ortak açıklamalar getirebilecek kimi belirgin noktaları belirtebilirim.

Japonca Carpe Diem, Japon kaligrafi ustası Keishu Kawai'den... 
İlkin her kişinin bir öyküsü ve davranış eğilimi olduğunu, bunun ise olası her genellemenin dışında olduğunu söylemeliyim. Her ne söylenirse söylensin, onun dışında kalanlar olacaktır. Her tür bilgi yoksunluğu beraberinde yanlışlar getirecektir. Hemen her konuda olduğu gibi... O nedenle konuda insan yer alıyorsa eğer, yargıda bulunmaktan kaçınmaya dikkat ederim.

Doğanın elverişli olduğu koşullarda yaşayan ve genelde fakir, yani mal ve mülk ile onları kaybetmek sorunu olmayan insanların, temel konularda yardımsever, başkalarını kolayca düşünür olduğunu düşünebiliriz. En çok göze çarpan, ve yurdumuz, halkımız için üzerinde genelleme bile yapılabilecek olan durum budur. Bizler çoğu zaman böyleyiz. Susuza su, aça aş bulur, gerekirse tabağımızdan kısar ve doyururuz. Yemeğimiz biterse bir başkası bize destek olacaktır, kalacak yerimiz kalmazsa, bir yolunu bulur, iyileşecek günleri bekleyebiliriz nasıl olsa... Paylaşılan her bir unsurun, onu veren kişi için göreceli olarak çok yüksek değerde olması çoğu zaman gözden kaçar ancak yine de o kişileri misafirperver, iyi kişilikli olarak algılarız. Yine de, düşünmeyiz ki, onların güzelliği algılayabildiğimizin de ötesindedir.

Ancak böylesi ortamlarda kendinden sonra gelecek olanı, bir sonrakini, başkasını düşünmek için gerekli yapıyı kurmak için bilimsel, toplumsal arayışlara pek girmeyiz, çözümleri öylesi bir yapılanmadan değil, her yeni durumda kendini sürekli yenileyecek olan bireysel davranışlardan bekleriz.

Buna karşın, kimbilir hangi çabalar ve zorluklar sonucu elde edilmiş malları ve onların sağladığı toplumsal konum içerisinde yaşayan, bu arada, çoğu zaman, bize göre çok daha çetin hava koşullarında ve verimsiz  topraklarda yaşayan, dolayısıyla açlık ve üşümek, yalnızlık gibi durumların çok daha yıpratıcı olduğu yerlerde bireyci davranışlar her nedense daha çok gözlemleniyor olsa gerek. Benim bilgi birikimim, gözlemlerim bu yönde. Bu, ola ki elimdekini kaybedersem canım çıkar diyebilecek kişilerin kendilerini koruma içgüdüsü ile yaşamsal olanı başkalarıyla paylaşmamaları temelinde kendini gösteren bir olgu. O davranış, o toplumlarda, daha sonraki aşamaları, diğer konulardaki karar ve davranışları da etkiliyor sanıyorum. Ancak böylesi toplumlarda sosyal, yani toplumcu yapılanma ve örgütlenmelerin daha etkin olduğu gözlemleniyor; kişiler yapmıyor, bari sistem yapsın düşüncesiyle...

Bir yanda ölçülebilecek unsurlar açısından “etkisiz” ama sevgi dolu bir ilişkiler yumağı, diğerinde sevgiden yana çekingen ama ölçütler açısından etkili organlarla bezeli bir toplum. Ortalarında ise, iki yönlü olarak, birini terkedip diğerine koşan insanlar.

Yeri geldikçe hep anlatırım, bir yanda, kaldırımda karşılaşan iki kişi birbirlerinin yanından geçerken selamlaşıyorlar, merhaba, günaydın, iyi akşamlar.. her neyse. Bir diğer yanda ise bırakın selam vermeyi eli eşya yüklü birini dürteleyerek, sarsarak yanından geçip gidebiliyorlar.

İlkinde insanlar genelde birbirlerine dokunmuyorlar pek, ve eğer aynı siz aynı gün aynı kişiyle aynı yerde karşılaştığınızda kaldırımda yürümek yerine yere oturmuş ağlıyor olsanız normal şartlarda size selam verecek olan o kişi yanınızdan geçip gidebilir. İkinci durumda ise, dürtüklemek, tartışmak iteklemek ya da sarılmak için birbirlerine dokunur, ve eğer siz ağlamakta iseniz işini gücünü bırakıp size yardım edebilirler.

Doğa koşulları demiştim, yörenin kültürünü, müziğini, etkilediği gibi davranış kalıplarını ve toplumsal ilişkileri de bir şekilde etkiliyor olsa gerek.

İnsanların artık yoğun göç akımları yaşadığı, eğitim için bir/birkaç, yaşam sırasında ise birçok şehir ülke değiştirdikleri, ölçülebilir mutluluk ve refah araçlarına erişmek yarışı içerisinde olunduğu zamanımızda o eski, insanlığından gayrı kaybedecek hiçbir şeyi olmayan, elinde avucunda ne varsa ihtiyacı olana verenler azalmakta mutlaka. Topluluk kavramının değişiyor ve gitgide dışa, başkalarına açılıyor olmasının da bunda bir rolü olsa gerek.

İşte burada, tüm yukarıda saydıklarımdan bağımsız bir başka kavram çıkıyor karşımıza: Saygı... Kendine, yaptığı işe, bulunduğu konuma, çevresine, insanlığa, doğaya saygı... Çağımızın hastalığı olan hesap kitap ile ölçülebilir unsurlar istiflemek yani maddeci, çıkarcı olmak eylemini, çabasını her gerektiğinde durdurabilen, vitrinden çok öze yönelmeyi sağlayan asil bir duygu hali o. İşte burada, kişiler öne çıkıyor ve kendilerini çevreleyen her ne varsa, onlardan bağımsız olarak bireyci ya da toplulukçu olarak değerlendirilebilecek davranışlarını yaşayabiliyorlar.

Toparlayayım; her yöresi ayrı ya da tüm olarak Türkiye, herhangi bir ülke, herhangi bir yaşam koşulu nerede nasıl oluşuyor, bunun bireyci ya da toplulukçu olmak yönünde etkileri gibi konulara detay ile eğilmedim, anlamaya, eğer varsa, bildiklerimi aktarmaya çalışmadım. Dedim ya, genellemeler yapmak ve bilgisiz yargılamalara girmek yanlış olacaktı. Aklıma düştükçe, bencileyin, konuyu anlamaya, üzerinde düşünmeye yardımcı olabilecek birkaç anahtar verdim sadece. Kalemimin, klavyemin ucuna geldiğince...

Bu yazı biraz can sıkıcı ve okurken yorucu oldu gibi. Şimdi üzerinden okuyunca bunu düşüneceğim sanırım. Yaşam unsurlarına değinmeden, teoride kalarak gözlem aktarımı yaptım, kendimce ders anlattım çünkü. Yorduysam affınızı rica ederim. Şimdi ise, sizlere, olası okuyuculara saygı ile, yazdıklarımı daha da uzatmayıp burada bitireyim. Bundan sonra gelecek düşünceler ise yaşam deneyimi artışı olarak bende ve sizlerde varolmaya devam etsinler. 
Kendinizle barışık, yaşamınızda saygı unsurunun, duygusunun yoğunlukla varolduğu günler diliyorum.

Gün ARUN

Yorumlar

Ayın en çok okunanları:

Ömer Muz: "Resmettiğim İstanbul, Sait Faik’in, Orhan Veli’nin, Salah Birsel’in İstanbul’u...

Oniki Adalar'ın üç gülü: Symi, Leros, Kalymnos

Biorezonans nedir? Op. Dr. Hasan İlkehan: "Biorezonans geleceğin tıbbı olarak adlandırılabilir..."

Cem Şen: "Eğer bir öğreti, özünü bir parçacık bile yitirmeden her koşula uyum sağlayabiliyorsa o zaman gerçek bir öğreti demektir."

Thassos Adası: Yanıbaşımızdaki tatil cenneti

Gerçek bir Monakolu iseniz işsizlik, parasızlık gibi sorunlar size yasak. İşsiz kalmayı başarmışsanız devlet size her ay 2000 Euro’luk gıda yardımı yapıyor, kalacak ev veriyor ve iş kurmak için işyeri ve kredi veriyor.

Bu Blogda Ara