An ve Anlam 2 - Gülay sorar, Gün yazar. Her pazar...


Bir kelimeye
Bin anlam yüklediğim zaman
Sana sesleneceğim. 

demiş şair... Bir şey daha demiş:

Öyle bir kelime söylesem ki deyorum,
Dışarıda bir başkası kalmasa.

Özdemir Asaf şiirlerini seninle okumayı seviyorum. İyi ki bu köşeye karar verdik. Okur konuşur, konuşur okuruz artık Gün'cüm... İyileşebildin mi bari bu arada? Köşemizin adı "An ve Anlam"... Sormadan olmaz. Nedir şu "Carpe Diem" dedikleri?


Şu Carpe Diem dedikleri...

İyileştim sevgi’li Gülay, didiştik karşılıklı ve o gribin üzerine ben tırmanıverdim bu sefer. Birkaç gün halsiz kıldı beni, dinlenmeye yöneltti sonuçta ve yeni tanışıklıklar aramak adına yola düştü, gitti grip. Buluşmamızı yaşadık bir şekilde ve birbirimizle zenginleşmiş olarak ayrıldık birbirimizden. Grip ile o karşılaşmamızda Carpe Diem tanımlarından birini yaşamış olduğumuzu söylesem yanlışa düşmüş olur muyum dersin?

Sorularına bayıldığımı saklamamalıyım. İlk bakışta basit görünümleri yanısıra yerinde ağır vurgular taşıyor herbiri. Karşılıklı algılamalar, yaşam deneyimleri, eğilimler ışığında her bir soruya her yeni bakış açısı yeni parıltılar ve yansımalar yaratıyor. Bana çok sayıda konu açmaları ile kolaylıklar, çok yönlülükleri, derinlikleri, davetkar olmaları ile ise zorluklar sunuyorlar.

Hmmm, Nedir şu Carpe Diem dedikleri? Gülay Gün’e soruyor bu soruyu. An’ın anlamını adında genişçe barındıran bana. Kendini yaşamayan, sıklıkla başkalarına adayan ya da çokça yaşayan Gün’e. An’ı yaşamak, Gün’ü yaşamak, tadına varmak.. ya da bunu becerememek arasında dolanan bana.

Bir ses bağırıyor içim içim. Dur, diyor bana. Dur.. soluklan bir. Kendine zaman ayır. Dinlen, nefes aldığının bilincinde olarak al nefesini, çiçeğin kıvrımında, renginde durakla, onu çevreleyen sesleri dinle biraz, ayrıştır herbirini. Yoğurtçu kalmadı pek, sesler arasında onun çağrısı olmayabilir ama çocuğunu çağıran anayı duy o hengamede, diğer çocukları, kuşların çağrılarını... Dur bi. Gökyüzünde , bulutların, doğanın kıvrımlarında gezin birkaç dakika, konuş yakınındaki yaşlı teyzeyle, ama dinle de onu o konuştukça, bak gözlerine, oradan gönlüne. Gazete aldığında, çorban önüne geldiğinde, para üstünü alır ya da verirken teşekkürü ağzınla olduğu gibi gönlünle, gözlerinle, bakışınla da sun. Yaşa yani. An’ı, onun sunmakta olduklarını, bir bakıma onun taşıdığı anlamları yaşa. İnsan ile, doğa ile, düşüncelerin ile ilişkilerin, mümkün olduğunca içten, doğru olsun, güzel olarak tanımlanabilecek izler bıraksın. Olası bir tartışma bile, diğerine hükmetmek için değil, karşı tarafı içtenlikle dinlemekle beraber  kendini de ifade etmek üzerine kuruldu ise sonucu hangi yöne varıyor olsa bile taraflarını, katılımcılarını zenginleştirecek ve onları geleceğe doğru daha kuvvetli adımlar atmaya uğurlayacaktır.

Yukarıda uyuma vurgular gönderdim. Peki uyumsuzluk penceresinden bakar isek Carpe Diem’i nasıl görmeliyiz diye sorabilirsin bana. Mikrofonu sana uzatmadan kendim konuşmakta olduğum için o soruyu kendim yönelteyim.

Her bir yaşam olayı kendisini kişileri, ortamı, zamanlaması ile tamamlıyor. Onların birbirlerine karşı konumu kimi zaman bir unsuru, kimi zaman bir diğerini öne çıkarabiliyor ve bir an içerisinde anlam içermeyen bir davranış, başka bir zaman diliminde, ortamda, yepyeni anlamlar alıp verebiliyorlar o olayın kişilerine. Kimi zaman bu dağılım dengesiz oluyor üzüntüler, gerginlikler doğuruyor diyelim. Ya da, bize üzüntü, acı veren bir durum oluşabiliyor. Üzülelim, acı çekelim haliyle ancak o olaydan, durumdan ders de çıkarmayı bilelim. Herhangi bir durum oluştu ise, onu, kendisini çağıran nedenler ışığında düşünmek gerek bence. Çok basit bir durumda ve gereksiz şekilde kayıplara uğramış olmak durumu diyelim, kayba uğrayan için bile bir zenginleşmek ve yaşam deneyimi kazanmak olanağıdır aslında. Belki de yolumuzda düz ilerlemek yerine engebeli patikalara sapmaya zorlanacak, bu sayede yeni becerilere, lezzetlere, mutluluklara ulaşabileceğiz.

Sadece, bir melek saflığı içerisinde her durumdan mutluluk çıkarmaya yöneldiğim düşünülmemeli. Olası her durumu algılamak kapılarımızın açık olmasının yaşanılan o andaki anlamların tadına derinlikle varmamızı sağlayabileceğini vurguluyorum. Dolayısıyla sözkonusu zaman dilimini, yaşam deneyimini, onun tadına varmak ile, ondan dersler çıkarmak ile, bir güzellik, bir zenginlik unsuru olarak ele alabilir ya da sevgi dolu bir bakışın bile ardında anlamlar aramakla yoruluyor olduğumuzu düşünüp kendimizi sürekli yıprattığımızı düşünebiliriz.

Sonuçta yelpazenin her neresinde olursak olalım Carpe Diem’e bir şekilde dokunuyor olsak gerek.

Başladığım noktaya geldim gibi. Adımı, Gün’ü, yani anı yeterince yaşayamıyor olmak ile çokça yaşıyor olmak ortalarında bulunuyor olmamı, bu satırları yazmakla biraz daha iyi anladım sanıyorum.

Yarınımızı oluşturmak için öncelikli tutanağımızın üzerinde bulunduğumuz an olduğunu gözden çıkarmayalım isterim. İleride her ne yapacak, yaşayacak isek, bir şekilde şimdi, şu an yapmakta olduğumuz, varolanı algılayışımız, onu, onları kullanmak yönündeki seçimlerimiz geleceğimizin oluşmasına malzeme olacak.

İşte böyle Gülay’ciğim.

Peki, şimdi ben yukarıdaki yaklaşımı değil de bambaşka bir diğerini ele alsam ve düşüncelerimi o temelde üretsem yanlışta mı olacağım? Tabi ki hayır. Sadece yaşama bakış penceremi değiştirmiş, yazımı, yanıtımı... bir anlamda geleceğimi o yeni pencereden gördüklerim ile oluşturmuş olacağım. İşte, benim güzel olarak vurguladığım bu. Bu zenginlik. Bu çeşitlilik. Ve, onları yapan, onlar ile oluşan bizler.

Senin huyun bu... Bu sensin işte... Harika yazmışsın. Artık. Düşün dur... Haftaya pazara buluşmak üzere sevgili Gün...

Yorumlar

Adsız dedi ki…
Gün Arun yanılmıyorsam Özdemir Asaf'ın oğlu. Yazmayı unutmuşsunuz...
Haklısınız. Siz söylediniz böylece... Peki siz kimsiniz? :))))
Özlem Demürezen dedi ki…
Sevgili Ayşe Hanım,
Bu düşünüp-susan adamı, o tatlı sohbetiniz ile konuşturdunuz için çok teşekkür ederim. Bu anlamlı soruları ve cevapları okurken benim hayatımda olan en güzel şeyi yaşıyor ve ona dokunuyor gibiyim.
Yani demek istediğim benim tabirimle kabuğuna çekilmiş dolu dolu bu "Nül Dede"yi bize, okuyucularına kavuşturduğunuz ve dokundurduğunuz için size minnettarım. Sevgilerle.

Ayın en çok okunanları:

Ömer Muz: "Resmettiğim İstanbul, Sait Faik’in, Orhan Veli’nin, Salah Birsel’in İstanbul’u...

Oniki Adalar'ın üç gülü: Symi, Leros, Kalymnos

Biorezonans nedir? Op. Dr. Hasan İlkehan: "Biorezonans geleceğin tıbbı olarak adlandırılabilir..."

Cem Şen: "Eğer bir öğreti, özünü bir parçacık bile yitirmeden her koşula uyum sağlayabiliyorsa o zaman gerçek bir öğreti demektir."

Thassos Adası: Yanıbaşımızdaki tatil cenneti

Gerçek bir Monakolu iseniz işsizlik, parasızlık gibi sorunlar size yasak. İşsiz kalmayı başarmışsanız devlet size her ay 2000 Euro’luk gıda yardımı yapıyor, kalacak ev veriyor ve iş kurmak için işyeri ve kredi veriyor.

Bu Blogda Ara