An ve anlam 9 - Gülay sorar, Gün yazar. Her pazar...

Gülay:
Geçen hafta tango hakkında yazdıkların çok ilgi gördü… Tangodan kadın ve erkeğe geçelim istersen.. İlişkiler için de dans sanatı diyebilir miyiz?

İlişkileri sadece buluşulmuş olduğu için yaşıyor olmak yerine, belli kalıplara uydurmak, kimi yorumlarla buluşturmak çabası…

Tangodan kadın erkeğe geçebilir miyiz dersin Gülay’cım? Eğer tangoda isek, bir biçimde zaten kadın ve erkek ilişkiler çemberinin bir yerindeyiz. Erkeklerin kenar mahallelerde kendi aralarında başlattıkları bu dansı gerçekleştirmek için iki kişi gerekli, ister karşıt ister aynı cins olsunlar. Bir müzik üzerinde buluşulmuş, tango kodları eşliğinde onun üzerinde, ortamında geziniyor olmak yeterli. 

Bu noktada o iki kişinin, her kim iseler, aralarındaki ilişkinin rengi, dokusu her ne ise, bir iletişim içerisinde olduklarını, sözkonusu iletişimin belki de hiç bir zaman iki kez aynı içerik ile olmayabileceğini düşünüyorum. İster dans ortamında, isterse yaşam içerisinde olunsun bu zenginlik ve çeşitlilik hep varolacak gibi. Aynı insanı ayrı zamanlarda, değişik ortamlarda aynı şekilde sevemez, hissedemez, ondan aynı şekilde çekinemez, korkamazsınız ki. Kimi yönleri ile hep birşeyler değişik olacak olsa gerek.

İlişki ile dans sanatını ilintilendirelim dedik ya bugün, biraz önce başladım düşünmeye… Akıcı, renkli düşünceler geliverdiler birden. Yazmaya başlayınca ise bir nakış işlemeye başladım ki, okudunuz, yukarıdaki satırlarım, hem yazıyor, hem de şaşkınlıkla bakıyorum kendime. Gün diyorum, sen bunları düşünmemiştin, yazdıkların başka sularda geziniyor. Yanlış değiller ancak. Konu geniş de ondan…


O düşünmüş olduğum akıcı konular nice değişik noktalardan gelip, herbiri kendi yolunda gider iken buluştular benimle, düşüncelerimle. Sonra da, devam ettiler yollarına. İlişkiler gibi, başlayıp, bitiyor ya da gelişiyor, değişiyorlar durmadan… Hangi birini alıp yazayım, neresinden başlayayım. Dedim ya herbiri ayrı renk ve içerikte ilişkiler yumağı, yoluma, karşıma çıktıkça seslenip durdular bana. Dinledim birçoğunu.

Şöyle diyelim: ilkin herbir buluşmanın doğası ayrı. Bugünümüz yarınımıza benzemiyor, zaman akıp gidiyor, bizler de onun üzerinde, kimi zaman bir müziğin tınıları üzerinde kimi zaman ise düpedüz yaşamak, koşturmak, durmak, gitmekler arasında, başkaları ile ilişkiler kurarak…ya da kurmayıp yalnızlığın kimi renklerini yaşayarak ilerliyoruz yaşamımızda. Zaman ilerliyor.

Müzik gibi… Bir yerinden yakalıyorsunuz, ya da yakalanıyorsunuz müziğe… bir şekilde yalnız ya da değilsiniz. İlerliyor müzik. Akıyor zaman. O ortam içerisinde bir durumu, bu müzik de olabilir, bir belki birkaç kişi ile paylaşıyorsunuz. Müzik ile, konumuz dans çünkü, ya da zamanın üzerinde aktığı yaşam ortamında, onunla uyumlu, etkileşimli ilişkiler kuruyorsunuz çevrenizdekiler ile. Tanışmalar, buluşmalar, yakınlaşıp uzaklaşmalar, uyum ve karşıtlıklar yaşıyorsunuz. Bakmalar, susmalar, konuşmalar ile, saygı, çekince, arzu, mutluluk, heyecan, kimi zaman umud ile de süsleniyor o buluşmalar, ayrılıklar, paylaşımlar… İlişkiler… Nerede dans, nerede yaşam öne çıkıyor, inanın bana her zaman ayırdetmek olası değil.

İyi de, diyeceksiniz şimdi, duruma dans çerçevesinden bakmak niye? Neden yaşamı ve olası ilişkileri dansı ve müziği onlara karıştırmadan ele almıyoruz?

Bunu yapmadık, yapmadım, dans ve yaşamı müzik ve zaman çerçevesinde içi içe soktuk… sizler de, kimileriniz hiç olmazsa, beni buraya kadar ister istemez takip ettiniz. Dansın sanat yönü ile buluşmamız düşüncelerimizi onunla ilişkiye sokmamız gerekiyor da ondan. Sanat sözkonusu. Kişilerin yorumları ile zenginleşmiş bir uğraşı yani. İşte burada herşey birbirine karışıyor biraz. Yorum var çünkü. Etki var. Sadece «olmak», birşeylerin, ilişkilerin doğal akışı içerisinde yaşanmaları durumu değil, o varolanın, yaşananın yorumlanması ve algılanması da sözkonusu. Gözlem giriyor işin içine. Dışarıdan, ya da olayın içerisinden bakan gözler, yorumlayan düşünler de kalabalıklaştırıyor hikayemizi.

Burada başlıyor olsa gerek, ilişkilerdeki tüm o süslemeler, değer yargılarına uymak çabaları. İlişkileri sadece buluşulmuş olduğu için yaşıyor olmak yerine belli kalıplara uydurmak kimi yorumlarla buluşturmak çabaları beliriveriyor. Doğallıktan uzaklaşılabiliyor böyle olunca. Güzellik çabası bile çoğu zaman doğallıktan uzaklaşmak değil mi?

Peki o zaman, örneğin güzellik çabasındayız diye, doğallıktan uzaklaştığımızı düşünüp üzülmeli miyiz?

Sadece bu yukarıdaki örneği ele alıyorum, dedim ya, ilişkiler yumağı öylesine zengin ve çok sayıda açılımlı ki nasıl olsa herbirini kavrayamayacağız, bir ucundan olsun, tutayım istedim.

Düşüncelerim yukarıdaki sorunun yazılası yanıtını arar ve dile getirmeye çalışır iken nedense durmadan saygı kavramı ile buluşup duruyor. Tabi ki hoşa gideni, güzelliği, şu veya bu şekilde etkileyici olanı aramak anlaşılır bir çaba. Burada nerede doğru olup olmadığımızı anlamak için dilerseniz şöyle yapalım:

İlişkileri bir dans sanatı olarak düşünelim, onları gözlemcilerin hoşuna gidecek şekilde süslediğimiz zaman gerçeklik ve doğallıktan uzaklaştığımızı kabul etmemiz gerekir. Sonuç her ne kadar göz alıcı da olsa birşeylerin doğal akışı dışarısında geliştiğini görürüz böyle durumlarda. Dans demiştik, seyirlik dans gösterileri güzeldir ancak göze batmak, güzellik doğurmak için çoğu zaman fazlaca süslenmiş oldukları bilinen bir gerçektir. 

Ancak, buna karşıt olarak, dansı bir ilişkiler sanatı olarak ve karşılıklı saygı çerçevesinde ele alacak olursak, saygı varolduğu için ilişkide süslemeler değil öz, buluşmanın kendisi, kişileri önem kazanacak, ilişkinin kişileri arasında belki göze daha az batan ancak kendi içerisinde uyum ve bütünlük içeren bir davranışlar zinciri oluşabilecek.

Ha, “ilişki sanatı” adına, göze batmak, yorumlara değer yargılarına ulaşmak için süslemelere başlarsak ne olacak? İşte burada ilişkilerimizin neden durmadan kıpır kıpır olduklarını gösteren bir açılım beliriyor. Oralara girmek istemiyor, saygı çerçevesinde kalırsak ilişkilerimizin belki göze daha az batar kılıkta ama daha özgün olacaklarını vurgulamakla yetiniyorum. Üstelik sanata, yorum ile zenginleşen eylem ve yaratımlara durmadan kötü anlamlar da yüklememeliyim değil mi?

Gördüğümüz gibi, savrulup giden sonbahar yaprakları gibi bir konunun bir ucundan girdik, birkaç yönüne dokunduk ve biryerlerinde duruverdik. Bunlar arasında birkaç düşünmek, o düşüncelerle zenginleşmek yönü oluştu ise ne mutlu.

* * *

Yakınlarda akıcı, yormayıcı hoş birşeyler yazayım da sizler de rahat edin artık. Bırakıyorum akışına, yakında o doğal, bir olasılıkla süslemesiz yazılarla buluşur yargılarınıza değil gönüllerinize de uzanırım, kimbilir. Dedim ya, olmak bir yana, ister istemez iyi algılanmak çabasında olmak diğer yana.

Gün ARUN 

Yorumlar

Ayın en çok okunanları:

Ömer Muz: "Resmettiğim İstanbul, Sait Faik’in, Orhan Veli’nin, Salah Birsel’in İstanbul’u...

Oniki Adalar'ın üç gülü: Symi, Leros, Kalymnos

Biorezonans nedir? Op. Dr. Hasan İlkehan: "Biorezonans geleceğin tıbbı olarak adlandırılabilir..."

Cem Şen: "Eğer bir öğreti, özünü bir parçacık bile yitirmeden her koşula uyum sağlayabiliyorsa o zaman gerçek bir öğreti demektir."

Thassos Adası: Yanıbaşımızdaki tatil cenneti

Gerçek bir Monakolu iseniz işsizlik, parasızlık gibi sorunlar size yasak. İşsiz kalmayı başarmışsanız devlet size her ay 2000 Euro’luk gıda yardımı yapıyor, kalacak ev veriyor ve iş kurmak için işyeri ve kredi veriyor.

Bu Blogda Ara