An ve Anlam 12 - Gülay sorar, Gün yazar. Her pazar...

Gülay:
Yüksek bilinç kavramı sana da aynı şeyleri mi söylüyor?
Ahlaklı, dürüst, iyi insan olmak ve bunun için kendi özümüz ve bilincimiz, farkındalığımız, öğrendiklerimiz ve öğrenmeye devam ettiklerimizin dışında başka bir şeye ihtiyaç duymamak.. diyorum. Ya sen?

"Daha yüksek" bilince övgü..

Kendimize dönelim, sadeleşelim dedik son haftalarda... bilinç düşündük, yükseklerine  bakmak isteği doğdu, ne güzel... Haydi, bugün bilinç üzre konuşalım o zaman.

Tanımlara girmeye çalışmam umarım bu yazıda. Bildiklerim tanım üretmeye yeter mi zaten. Tanım var mı? Tanıma ulaşmak için elle tutulacak, gözle görülecek, tasviri yapılabilecek bir yön var mı bilinç deyince?
  
"Yüksek bilinç" kavramı bana, onu, öğrenilenler, yapılanlar ile anlatmaya yöneltmekten öte, öğrenilmiş ne varsa bir kenara koymak, işin içine katmamak, -unutmak bile değil- bilgi, düşünce ve tanımların ötesine geçmek yönünde düşündürüyor. Bu terime yaklaşmanın yolu madde ile, bilgi ile, kavramlar yönünde değil, düşünülenler ile de değil, sanki sadece "olmak" fiili çevresinde olsa gerek.

Bir şey vardır, bir yerdedir, herhangi bir etkisi vardır, ya da yoktur. O odur. Siz o olan ile etkileşim içinde ya da değilsinizdir. İletişim, etkileşim varsa, vardır, olduğu şekildedir. Yapısı, etkisi, sonuçları her ne ise... Öyledir.

"Sakin Bilinç", Felix Labisse, 1952, tuval üzeri yağlıboya
Bu yukarıdaki durumu düşüncelerle donatmamak, olduklarınca algılamak durumu olsa gerek "yüksek bilinç"... Üzerinde herhangi bir yargı, yorum üretilmeyen, gerçekleştirmek için çaba gösterilmeyen gözlem ile de anlatılabilir belki. Gözlenen her ne ise... Her ne var ise o gözleniyor o kadar! Her ne var ise. O varolan ve gözlenen, bir düşünce, bir duygu da olabilir.

İşte bence yukarıdaki düşüncelerim yüksek bilinç deyince akıma geliverenler. Peki ya bilinç. Yüksek falan değil, sadece bilinç?

Algılarımız, davranışlarımız, tutumumuz, değer yargılarımız, yorumlarımız, bilgi birikimimiz, yeni bilgilere açık olup olmadığımız, çevremizde olup biteni almak, özümsemek onlardan yeni bilgiler, davranışlar derlemek, bizler, yeryüzünün bir olasılık, en akıllı hayvanları için olmazsa olmaz araçlar. İyi de o araçları nasıl kullanıyoruz?

Aynı olaylar zincirini değişik kişiler, yukarıda belirttiğim araçlarla değişik içerik ya da önem vererek yaşayacak ve genellikle apayrı sonuçlara ulaşacaklar. Hani o yüksek bilincin bozmadan, yorumlamadan, varolduklarınca gözlediğini, gördüğünü söylediğim olay ve durumlar vardı ya, bizler onları o yukarıda saydığımız aletlerle gözlüyor, inceliyoruz. Çıplak bir durumu önce giydiriyor, sonra kendisini o giydirdiğimiz şekli ile değerlendiriyoruz. Bu yargılamayı, değerlendirmeyi ise, nasıl desem? öyle olduğu, öyle hissedildiği için değil, çevremizdekilerin bakışları, düşünceleri, değer yargılarımız bilgi birikimimiz ya da toplumsal yapı ile falan filtreliyor, ona göre sonuca ulaşıyor, ulaştığımız sonuçları da çoğu zaman, içimizdekini tüm sadeliği ile dışa vurmak şeklinde değil, bizi izleyenlerden beklentilerimize göre değiştirerek dile getiriyor, davranışlarımıza yansıtıyoruz.

Açayım biraz. Yukarıdaki durumu adım adım anlatayım. Bir durumu ilkin gözlerken, sonrasında değerlendirir ve daha sonra da belki çevremize yansıtırken ayrı ayrı nasıl değiştirdiğimizi aşamalarıyla belirtmeye çalışayım... 

Bir durumu ele alalım. Yüksek bilincin, -o her ne ise- olduğu şekil ile, bozmadan, değiştirmeden, tüm çıplaklığıyla görmekte, kaydetmekte, kullanmakta olduğu durumu... Onu kendi algılarımıza, değerlerimize uyduracak gözlükler, filtreler ile izliyoruz. O filtreler onu, karşımızdaki durumu, duruluğundan, saflığından arındırıyor, bizim bakış açımızın ek bilgileri, gözlük camlarımızın rengi, görmeyi istemediklerimizi silerek gibi şekillerde etkiliyor. Sonuçta o gözlediğimiz " şey " bize, ona gözlem sırasında verdiğimiz yeni şekil ve içeriği ile ulaşıyor.

O bize ulaşmış olanı, ki daha alırken şeklini değiştirmiştik hani, onu işte, değerlendirir, ondan bilgi üretirken o yanlış da olsa kaydettiğimiz durumu tekrar çarpıtabiliyor, gözlemlerimizin bize ilettiklerini yargılarımız, inanç, gelenek, politik, toplumsal ve sosyal tavırlarımız, ahlak değerlerimiz ile, onu kabul edip etmemiş olduğumuz vb. vb. ile öğütüyor, o aldıklarımızın özünü, onlardan ürettiğimiz bilgiyi oluşturuyoruz bir şekilde. Bu arada sözkonusu durumu biraz daha da değiştirmiş oluyoruz çoğu zaman.

Bu aşamada, bize, her ne gözlemlemiş olduğumuz sorulsa, yanıtımız bu son oluşturduğumuz öz ile, bilgi ile sınırlı olacaktır.

"Raydan Çıkmak", Jan Hankins, tuval üzeri yağlıboya
O aldığımız yaşam parçasını, gözlediğimizi, değiştire değiştire yorumladık, yorumlaya yorumlaya değiştirdik ya, iş burada da bitmiyor. Onu dile getirmemiz, dilimize, tavrımıza, önceliklerimize yani dış dünyamıza yansıtmamız sözkonusu olduğunda ise onu olanca sadeliği ile değil, diğerleri tarafından en iyi algılanacak, hoşa gidecek ya da belki kimilerini etkileyecek şekilde sunmaya yönelecek ve bu amaçla tekrar yontup biçmeye, kimi yerlerini değiştirmeye başlayacağız. Gerçekten daha da uzaklaşmakta olacağız.

Bizim dışarıya vurduklarımız ise, bizi gözlemleyenlerin gerçek parçacıklarından birini oluşturacak. O kişi de ona kendi değişikliklerini getirecek, işine nasıl geliyorsa yansıtacak, sonrasında başkaları onu kendilerince alıp, herbiri belki ayrı ayrı, onlar da kendilerince değiştirecekler, ve......ve bu böylece sürüp gidecek, yüksek bilincin malzemesi olan saf durumdan uzaklaşacağız.

Bunu yaparken insanoğlu gelişecek...

Eskileri, büyüklerimizi, köylük, gelişmemiş yerdekileri düşündüğünüzde onların ne denli duru ve yapmacıksız olduklarını düşünürsünüz genelde değil mi? Buyrun size, o insanların duruluklarının bir açıklaması...

Yüksek bilinçten uzaklaşmak insanların özden uzaklaşıp olay ve durumları süslemeleri, maddeye, ölçülebilir olana yaklaşmaları, üretime, verime, güce yönelmeleri sonucunda beliriyor. Yazımızın merkezindeki yüksek bilinç ise bunun tam tersi; olayın özüne yakın olmak, her ne var ise, onu süslemeden olduğunca algılamak ile ilintili. Bence...

Peki Gün, iyi güzel de, bunları niye anlatıyo'sun bize? diyebilirsiniz. Söyleyeyim...

Anahtarı gördük; özden uzaklaşmak, birşeyleri bir kalıplara uydurmak ortama ayak uydurmamızı, kimi zaman gelişmemizi, birşeyler üretmemizi, başarı adını verdiğimiz kimi durumları sağlıyor ancak bizi temel değerlerden uzaklaştırıyor. Gönlüm yaşamımızın her aşamasında yapıp ettiklerimizi olası en özgün şekli ile, yapmacıksız gerçekleştirmemizden, paylaşımlarımızın, yorumlarımızın ise alabildiğine dürüstlüğü ve özgünlüğünden yana. Öyle davranmakla yüksek bilince ulaşabilir miyiz bilemiyorum ama  "daha yüksek bir bilinç"e ulaşacağımız kesin. Bu da, daha düzgün bireyler olmamıza yardım edecektir. Ve, inanın bana "daha iyi"ye yönelik adımlarımız üretimimizde, başarılarımızda da iyileşme yaratacaktır...

Bırakalım kimileri ulaşsınlar zirvelere, bizler, mümkünse herbirimiz, adım adım ilerleyelim. Daha iyiye yönelmek adına. Yaşamımızı iyileştirmek adına...

Gün ARUN

Yorumlar

Mahmutun güncesi dedi ki…
''Bırakalım kimileri ulaşsınlar zirvelere,bizler,mümkünse herbirimiz,adım adım ilerleyelim.Daha iyiye yönelmek adına.Yaşamımızı iyileştirmek adına...''
Yazınızı güzel bir cümleyle sonlandırmışsınız.Bir de yazınıza eşlik eden iki eseri çok beğendiğimi de belirtmek isterim.
Gun Arun dedi ki…
Tesekkurler Mahmut Bey.
Yazilari ben yaziyorum, onlara eslik eden calismalari ise Gülay Hanim secip yazi yanina ilintilendiriyor. Kendisinin her yazi icin ne sececegini ben de merak ediyor, bekliyorum.
Saygiyla. Gün ARUN

Ayın en çok okunanları:

Ömer Muz: "Resmettiğim İstanbul, Sait Faik’in, Orhan Veli’nin, Salah Birsel’in İstanbul’u...

Oniki Adalar'ın üç gülü: Symi, Leros, Kalymnos

Biorezonans nedir? Op. Dr. Hasan İlkehan: "Biorezonans geleceğin tıbbı olarak adlandırılabilir..."

Cem Şen: "Eğer bir öğreti, özünü bir parçacık bile yitirmeden her koşula uyum sağlayabiliyorsa o zaman gerçek bir öğreti demektir."

Thassos Adası: Yanıbaşımızdaki tatil cenneti

Sıdıka Rodop: "Mücevher tasarımında zamansızlık, işlevsellek, yenilikçilik kavramları biraradadır."

Bu Blogda Ara