An ve Anlam 14- Gülay sorar, Gün yazar. Her Pazar...

6 nisan 2013 günü yazılmış 31 mart 2013 yazısı…


Biricik Gülay, "Ne zaman yaşlanırız? Belirtileri nedir?"  diye soruyorsun bu hafta.. Soruna şakayla karışık ilk yanıtım, «senin geçen pazar için sorduğun soruya ancak şimdi, bir hafta gecikme ile yanıt verdiğimde yaşlanmaya başladım demektir» olsun hadi..

Zaman geçiyor, ilerliyor dakikalar. Dolduruyor muyuz içini, kimi gerekli kimi gereksiz nice neden ile boş mu bırakıyoruz, değişip duruyor, ama değişmeyen bir durum var ki, giden zaman geri gelmiyor, yaşamın üzerimizdeki izleri, verdikleri ve aldıkları ile her geçen gün bizi biraz daha olgunlaştırıyor.

detay, Apollon Belvedere Heykelinden..
 Ebedi Gençlik tanrılara mahsus ;)

Yaşlanmak ise, o akıp giden zaman üzerinde bizim yorumumuz ile biçimlenen bir kavram benim gözümde. Sahneye çıkacağı, gitgide önemli rollere soyunacağı günü, dönemi bekliyor, zamanı geldiğinde ise, çıkıyor, oynuyor oyununu şekillendiriyor yaşamımızı.

Hayatta kalmanın en güzel yönü yaşlanmak derler. Bunu söyleyenler bence haklılar. Peki ne zaman yaşlanıyoruz? Her zaman… Akan zamanı algıladığımız her an… onu tınmadığımızda bile…
Bu yazının konusu soru başkasına değil, bize iletildiğinde… Aldırmazlık etmeyip onu yanıtlamaya yöneldiğimizde… O soruyu kendimize sorduğumuzda, onunla barışık olmadığımızı hissettiğimizde…
Durup bi’, çiçekleri, böcekleri seyrettiğimiz, bize yönelen sözleri, bakışları, duruşları içimize çeke çeke algıladığımızda…

Artık gamlı olduğumuzda; yaşam adımlarımızı, onların sonuçlarını düşündüğümüzde…
Severken, sevişirken daha yaratıcı, paylaşırken daha içten, zor bulunanı yaşarken daha saygılı, tüm bunlarda daha sabırlı, daha anlayışlı olduğumuzda…

Zamanın izleri göze geldiğinde, o göze geleni gördüğümüzde de bir şekilde yaşlanıyoruz.

Belirleyici olan bu saydıklarım değil, ama o olup bitenlere verdiğimiz önem, onları nasıl karşıladığımız, keyfimize, ağız tadımıza, unutlarımıza onları nasıl yansıttığımız…

Geleceğimize, ileriye yönelik hedeflerimize sansür koymaya başlamıyor muyuz, işte o zaman hızla yaşlanıyor, yaşamın güzellikleriyle aramıza duvarlar koyuyoruz. Pişmanlıklar beslediğimizde, gelecek üzerine olumsuz kurgulara yöneldiğimizde de sıra sıra yeni duvarlar ekliyoruz umarsız, gamsız gençlik ile aramıza.

Geçmişten gelip, geleceğe uzanan, bize de bir süre evsahipliği yapan zaman üzerinde, ortalarda bir yerdeyiz. Zaman konusunda acemi savrukluklar, becerili değerlendirmeler arasında bir yerde...

Aslolan gözlemlediklerimiz değil, bizim onlara bakışımız. Yeni deneyimlerin rengarenk güzellikleri mi, yoksa yaşam yorgunluklarının acılı, tortulu izleri mi daha belirgin bizim için? Zamanı kullanmakta verimli olmaya ne denli öncelik veriyoruz? Yanıtları buralarda aramak gerek. Doğru ya da yanlış değil aradığımız, ama herbiri ayrı güzel ve anlamlı değişik renkler.

Görüldüğü gibi, anahtar yine biziz, önceliklerimiz, görüp görmediklerimiz ile, onları nasıl değerlendirdiğimiz ile… Her ne isek onun tadına vara vara yaşayalım, varolanın anlamına varalım, böylelikle yaşlanmak kavramı bizden o denli az rol kapacak, bunu unutmayalım.

Ama bizler, yaşlanmak kavramına, düşüncesine, olgusuna yaşamımızda yer, rol her neyse, verecek miyiz?  Tabi ki vereceğiz, ya da o nasıl olsa alacak almak istediğini. Varolanı görmemek niye? Bize gereken, elimizden geldiğince rol dağılımını kendimiz yapmak, yönetilen değil yöneten olmak. Zaman içinde değişen renklerle bezeli paleti elinde, öncekilere belki benzemeyen ama herbiri güzel ve anlamlı resimler yapmak çabasında birer ressam olmak da diyebiliriz buna.
Güzel günler, herbirinize kendinizce, keyifli ve lezzetli yaşlanmalar diliyorum.
Gün ARUN



1963'ten beri, Alman televizyonu her 31 Aralık'ta "Bir Kişilik Akşam Yemeği" piyesini yayınlar. Yaşlı bir İngiliz leydisinin hikayesini anlatan piyeste Miss Sophie 90.yaşgününü dört arkadaşıyla kutlamaktadır. Ancak beyefendilerin herbiri çoktan vefat ettiklerinden evin kahyası onların yerine geçer. Ve her yıl bu prosedür tekrarlanır durur...
Filmin Künyesi:

Yorumlar

Ayın en çok okunanları:

Ömer Muz: "Resmettiğim İstanbul, Sait Faik’in, Orhan Veli’nin, Salah Birsel’in İstanbul’u...

Oniki Adalar'ın üç gülü: Symi, Leros, Kalymnos

Biorezonans nedir? Op. Dr. Hasan İlkehan: "Biorezonans geleceğin tıbbı olarak adlandırılabilir..."

Cem Şen: "Eğer bir öğreti, özünü bir parçacık bile yitirmeden her koşula uyum sağlayabiliyorsa o zaman gerçek bir öğreti demektir."

Thassos Adası: Yanıbaşımızdaki tatil cenneti

Gerçek bir Monakolu iseniz işsizlik, parasızlık gibi sorunlar size yasak. İşsiz kalmayı başarmışsanız devlet size her ay 2000 Euro’luk gıda yardımı yapıyor, kalacak ev veriyor ve iş kurmak için işyeri ve kredi veriyor.

Bu Blogda Ara