An ve Anlam 18 - Gülay sorar, Gün yazar. Her pazar...

Gülay:
Bu hafta yüzeysellik ve derinlik ile ilgili yazabilir misin?
yarıaydın - aydın 
bakmak - görmek
göz gezdirmek - okumak 
çevresinde dolanmak - girmek  
anlamak - özümsemek
duymak - bilmek        
kelimelerinin çevresinde...

Yazıya ve Okuyucusuna Saygı

Bu soru bana ulaştığında, nedense, ben yazı yazmayı biliyor muyum diye sordum kendime. Sonra üzerinde durmadım, unutuverdim bu sorgulamamı, ve şimdi, Türkiye saati ile Pazar gününün ilk dakikasında yazmaya oturduğumda yeniden, şu okumakta olduğunuz kelimeleri yazarken buldum kendimi.

Ben yazı yazmayı biliyor muyum? Sistemli, planlı bir şekilde yazabilir miyim? Yoksa doğaçlama yapan bir sanatçı gibi, sanatımı bir ucundan başlatıp, sonrasını o yaratmak eyleminin doğal akışına bırakarak mı yazabiliyorum sadece.

Bu soruyu soruyorum kendime ancak görünen o ki yanıtını pek de aramıyorum doğrusu. Ben aramıyorum ancak, birçok bakış açısını barındıran çeşitli yanıtlar diğer düşünceler arasında boşluk bulduklarınca çıkıveriyorlar karşıma.

O da diyor bana, ilk söz alan; o yazdığın tarz da bir yazmayı bilmek biçimidir.

Biri, ama diyor, sen yaşamınca, gözlemleyip düşündüklerince kotardıklarını da katıyorsun o yazdıklarına ve sistem, plan her ne gerekiyorsa onları kimbilir ne zaman kimbilir hangi yaşamış olduğunla hazırlamış oluyorsun zaten.

Bir başkası uzatıyor başını, iyi de, diyor aydın bir eda ile, bir yazıyı yazmak için kimi zaman iskelesini, iskeletini çatmak gerekir. Bunu genellikle yapmıyorsun sen!

Bir diğeri atılıyor, ama diyor herbirimize, öyle yapmak gerektiğini düşündüğü zaman hazırlıyor ya o iskeleyi, o yazı taslağını…

Bir curcunadır gidiyor… Bu düşüncelere girmek nedenim, bu sayfalarda sizlerle paylaştığım yazıların ne denli yüzeysellik içerebileceklerini sorguluyor olmam olsa gerek. Çünkü, her ne şekilde yazılmış olurlarsa olsunlar yazılarımın anlamlı olmalarını, derinlik barındırmalarını ve yeri geldiğinde sizleri düşündürmelerini arzularım her zaman.

Kimi zaman, bir konunun çevresinde dolanmak, belki onunla ilgili olarak gamsız, kedersiz kalem oynatmak ile onu iyice anlamak ve özümsemek, verdiği kimi mesajları duymak, hissetmek ve ancak ondan sonra yazmaya yönelmek arasında öylesine küçük ve belirsiz bir ara var ki, ve işte o elle tutulamayan, bakmakla göze gelmeyen farklılık, sözkonusu yazının, iletinin, düşüncenin okuyucusu için öylesine belirleyici ve etkileyici ki.

Üzerinde göz gezdirmek için elinize, karşınıza aldığınız bir yazı, zaman olur, sizinle iletişim kuruverir ve onu dikkatle okumak için çağırır sizi, o daveti reddetmez, belki biraz sonra ele almayı düşündüğünüz işlerinize bakmak yerine sözkonusu anlatıya kulak verirsiniz. Bunun, o kendini kaptırmışlığın farkında bile olmayabilir, üstelik sonrasında o paylaşıma düşüncelerinizle eşlik bile etmeye devam edebilirsiniz. İşte böylesi durumlarda okumuş olduğunuz yazı bir şekilde amacına ulaşmış, size kattığı anlamlar ile zenginleşmiş, her yeni okuyucusunun kendisinden alıp verdikleri ile kendisini tamamlamaya yönelik bitmez yolculuğunda bir adım daha ilerlemiş olacaktır.

Şimdi üzerinden okuyunca, yazımın bir bölümünü, burnum havada, ders verir bir eda ile yazmış olabileceğimi hissettim, bitti demeden, sizlere ulaşmak üzere onu elimden çıkarmadan önce değiştirir, toparlar mıyım bilmiyorum ama bu yazıyı okuduğunuzda böylesi bir his içerisine girerseniz eğer, o duygunuzun kaynağını benim yazmak eyleminde henüz pişmemiş olmama, göreceli hamlığıma verip beni affetmeye çalışırsanız beni mutlu edersiniz.

Yazıya okuyucu gerek.. Okuyucuya ise, oluşumuna, sunumuna göstermiş olduğu özen ile kendisine saygı ile yaklaşan bir yazı. İşte, yazan tarafından bu özeni göstermeye yönelik her çaba, bence yazmayı bir şekilde bilmek, onu gitgide öğreniyor olmak biçimi olsa gerek. Eh, ben de bu çaba içerisinde olduğuma göre yazımın başında sormuş olduğum soruya olumlu yanıt verebileceğim demektir. Ne mutlu…

Evet, yazarak düşündükçe görüyorum ki ben yazmayı biliyorum dostlar. Yani, sürekli öğrenmekteyim. İşte bu öğreniyor olmamın sürekliliği sayesinde “biliyorum” diyebiliyorum.

* * *

Gün yav, sözü çok dolaştırmadın mı? Yordun bizi! Diyebilirsiniz.

Haklısınız. Dedim ya, yazmayı öğreniyorum, bu öğrenmek ise kimi zaman bir konuyu derinlikleri ile ele almaktan geçiyor. Bu yazı dizisinde kullandığım biçim gereği, düşüncelerimi sizlere tazelik ve çıplaklıkları ile sunduğumda oluşan yorgunluklar belirebiliyor sanıyorum. Sizlere ve yazdıklarıma, bu arada kendime saygı duyduğum için zaman ilerledikçe yazılarımın daha az yorucu olmalarını beklemek doğru olacaktır.

Gün ARUN

Dipnotu:
Aydın olmanın ölçütü, sınırı, boyutu olmayacağı düşüncemden hareketle, yarıaydın terimini yazıda kullanmadım. Aydınlanmak adına yola çıkmış ve kendini geliştiriyor olmak yeterince saygın benim gözümde. Ancak hepimizin olduğu konumda yani ortalarda biryerde olup bilgiçlik taslamak durumu sözkonusu olursa o kullanmamış olduğum terim, gözlerime “göreceli hamlık” olarak belirebiliyor, eh, ben de onu yazıda o şekli ile kullandım.

Yorumlar

Ayın en çok okunanları:

Ömer Muz: "Resmettiğim İstanbul, Sait Faik’in, Orhan Veli’nin, Salah Birsel’in İstanbul’u...

Oniki Adalar'ın üç gülü: Symi, Leros, Kalymnos

Biorezonans nedir? Op. Dr. Hasan İlkehan: "Biorezonans geleceğin tıbbı olarak adlandırılabilir..."

Cem Şen: "Eğer bir öğreti, özünü bir parçacık bile yitirmeden her koşula uyum sağlayabiliyorsa o zaman gerçek bir öğreti demektir."

Thassos Adası: Yanıbaşımızdaki tatil cenneti

Sıdıka Rodop: "Mücevher tasarımında zamansızlık, işlevsellek, yenilikçilik kavramları biraradadır."

Bu Blogda Ara