Çağdaş Erçelik: "Sanatçıları, hep çok büyük bir mutluluğu yaşayan insanlar olarak hayal ettim. Onların yaşadığı mutluluğa ulaşabilmek için sanat yapmaya çalışıyorum."

Galata’da Kuledibi Şimşir Sokak’tan geçerseniz bir gün, 12 numaraya bakın. Bir demir kapı göreceksiniz. Alınlığında Kamayor yazıyor..

1900’lü yılların başında Galata’nın ilk taş atölyesiymiş burası.. Dimitri Zikagis'in.. Bugünkü sahibi de bir taş ustası.. Genç sanatçılara açmış kapısını, birlikte çalışıyorlar.

İki yıl önce bu kapıdan içeri başımı uzattığımda atölyenin çilingir sofrasıyla donandığı bir akşamdı.. Bir grup genç sanatçıyla demlenmenin tadını bilir misiniz bilmem ama ben o geceyi, o mekanı ve tanıştığım gençleri hiç unutmadım.

İçlerinden biriyle iki yıl sonra Elgiz Modern Sanat Müzesi’nin  <40 Teras Sergisi’nde karşılaştım. "Kral Übü" heykelinin altında yazıyordu adı..

Çağdaş Erçelik 30 yaşında. Tutkuları heykel, tiyatro ve müzik... İzmirli sanatçı Mimar Sinan Üniversitesi Güzel sanatkar Fakültesi Heykel mezunu. Aynı bölümde doktora yapıyor.

Sanat çalışmalarınıza hangi dürtü ile ne zaman başladınız? Çocukluk yıllarım boyunca resme ve müziğe büyük bir ilgi duydum.. Sanırım bir oyun gibiydi benim için...

Bazı eserleriniz tiyatro sahnesi gibi zaten..
Tiyatro sanatından çok etkilendiğimi söyleyebilirim. Heykellerimde teatral bir etki yaratma eğilimim var. Bu yüzden tiyatronun bazı nimetlerinden faydalanıyorum.

Heykellerinizin malzemesi nedir? Tekniğinizden bahsedebilir misiniz? 
Karışık malzeme kullanıyorum.. Hangi formu en iyi ve en hızlı hangi malzeme ile ifade edebiliyorsam onu tercih ediyorum... Ahşap,kağıt hamuru, polyester sıkça kullandığım malzemeler..

Üslup ve özgünlük hakkında ne düşünüyorsunuz?
Sanatta üslup yaratmanın, büyük bir emeğin sonucunda oluşabileceğine inanıyorum. Üslup yaratmak için değil, sanat yapabilmek için uğraşmak gerekli. Sanat yapmaya çalışırken üslup kendiliğinden gelişmeli. Büyük sanatçılarda kendimce farkettiğim budur. Üslup hakkında uzun zamandır düşünüyorum; sanat eğitimi alan insanlar öncelikle klasik çalışmaları kopya etmeye başlarlar. Eğitimin olmazsa olmaz kuralıdır bu.

"Nazım Hikmet"
Mimar Sinan’da 1. sınıf öğrencileri antik heykelleri birebir yapmaya çalışırlar. Bunu başarabilen çok azdır. Çok zor bir iştir, ben de beceremezdim. Genelde herkes hatalı kopya eder. İşte insanların üslubu ilk olarak orada ortaya çıkmaya başlar. Kimi daha şişman, kimi daha ince, parlak, pürüzlü, köşeli, yumuşak, detaylı, dokulu... Hepsi birbirinden farklı olur bu kopyaların. Aslında bir beceriksizliğin sonucu gelişir üslup biraz da… Üslubun içinde insani bir hata payı bulunuyor. Sonra çalışmaya devam ettikçe o hata payı insani bir değere dönüşmeye başlıyor.



Van Gogh, Cezanne, Gauguin döneminin diğer ressamlarına göre başlangıçta klasik sanatı çözmekte çok daha beceriksizdiler aslında. Ama iyi ki de öyleydiler. Dönemdaşları gibi çok kuvvetli bileklere sahip olsalardı bugün sıradan birer empresyonist olarak "vay be ne yetenekli adammış" denilip geçileceklerdi. Ama onlar kendilerine has hatalarını büyüttüler ve büyük sanat akımları yarattılar. Virtüözlük sanatta nedense çoğu zaman yaratıcılığı engelliyor.

Heykellerinizin nerelerde olmasını isterdiniz?
Heykellerimin yaşadığım yerlerde olmalarını isterdim. Benim için anlamları olan yerlerde.. Onları çok daha iyi hissederek kurgulayabilirdim. Mesela Burgazada'ya bir Sait Faik heykeli yaptım. Bu benim için çok büyük bir hayaldi. Beni çok mutlu ediyor.

Sait Faik heykeli nasıl doğdu? 
Benim edebiyat hevesime ilgi duyan bayan Miglena Bıçakçı sayesinde oldu. Bu anıt, çocukluğumdan beri en büyük hayalimdi. Burgazada’ya Sait Faik'in heykelini yaptığım için kendimi onun ruhuna bir yerlerden dokunmuş gibi hissediyorum. O, bu ülkenin en büyük gururlarından biridir. Türk edebiyatı onun sayesinde kanatlandı, bütün ağırlığımızdan kurtardı bizi, ona minnetarız.

Sait Faik heykeli - Burgazada
İlham aldığınız, sizi besleyen şeyler nedir? Başka idolleriniz de var mı? Çok sevdiğiniz sanatçılardan bahsetmek ister misiniz? 
Tiyatro ve edebiyat heykellerimi yapabilmem için büyük bir esin kaynağı.

İlk sergimi İhsan Oktay Anar'ın "Puslu Kıtalar Atlası"ndan yola çıkarak hazırlamıştım. İstanbul’u İhsan Oktay’ı okuduktan sonra anlamaya başladım. Surların, merdivenlerin, ara sokakların, yokuşların heykellerini büyük bir iştahla yapıyordum. İyi ki o kitap var. Okuyabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Hayatım boyunca etkisinden kurtulamadığım bir diğer sanatçı da Ferhan Şensoy’dur. Gerçek bir hayranıyım. Sanata dair bildiğim bir çok şeyi onun eserlerinden öğrendim.

Dostoyevski sergi projenden de bahseder misin?
Dostoyevski sergisi için uzun zamandır çalışıyorum. Romanları Türk edebiyatı için hep büyük bir esin kaynağı olmuştur. Bizler için neden bu kadar etkileyici eserler olduğunu anlamaya çalışıyorum okudukça.. Ruslarla Türklerin arasındaki karakter yakınlıklarını görüyorum. Belki benzer tarihsel aşamalardan geçmişiz. Ortak noktalarımız çok fazla. Batılılaşma süreci, batıya karşı hayranlık ve nefret ilişkisi, iki toplumda da görülebilen bariz yakınlıklar. Bütün bunlar bu romanların bizim için ne kadar değerli olduklarını farketmeme sebep oluyor. Bu romanlar sanki İstanbul’da bugün yaşanıyor gibiler.

Dostoyevski büyük adammış, onun sayesinde hayatı daha detaylı kavrayabiliriz. Sanki bizlere bütün bu karmaşa içinde her şeyin özüne dair gizemli bir sırrı fısıldıyor gibi. İşte bu büyük ruhun bende uyandırdığı coşkuyu heykele aktarabilmek için çırpınıyorum. Sergiyi tamamladığım gün, umarım bunu insanlarla paylaşabileceğim.

Elgiz Teras Sergisi'ndeki Kral Übü heykelinin hikayesi nedir?
Kral Übü heykelinin benim hayatımda önemli bir yeri var. Alfred Jerry'nin yarattığı bir karakter. İlk olarak 1896’da sahnelenen oyun, absürd tiyatronun öncüsü olarak kabul görmüştür. Oyunu sahnede izleme fırsatım hiç olmadı fakat okuduklarımdan ve Kral Übü'ye dair çizimlerden yararlanarak küçük bir heykel yapmıştım. Bu heykeli hiç bir yerde sergilemediğim halde çok ilgi gördü. Hatta yazar Tilda Tezman "Oyunname" isimli kitabının kapağında "Kral Übü" heykelimin görselini kullandı. Bundan aylar sonra da Elgiz Müzesi için bu heykeli daha büyük boyutlarda yeniden gerçekleştirdim.

"Kral Übü"
Sanat ve mutluluk arasında sizce bir ilişki var mı?
İzleyici olarak ben hep sanatçının mutluluğundan nasiplenmek için uğraştım. Sanatçıları, yüksek değerleri olan bu eserleri ortaya koydukları için hep çok büyük bir mutluluğu yaşayan insanlar olarak hayal ettim. Hala da öyle zannediyor, onların yaşadığı mutluluğa ulaşabilmek için ben de sanat yapmaya çalışıyorum.

Sokaktaki insanla sanatçı arasındaki fark nedir size göre?
MFÖ'nün “Sanatçının Öyküsü” şarkısı bu sorunun güzel bir cevabı aslında. Gündelik işlerle uğraştıktan sonra herkesin hayallerle avutulmaya ihtiyacı var.

Çalışmalarınızı nerede yapıyorsunuz?
Çalışmalarımı Galata’daki Kamayor Sanat Atölyesi'nde yapıyorum. Edebiyat eserleri, heykelleri yaparken esinlendiğim en önemli alan. Daha önce "Dersaadet" isimli Türk edebiyatından esinlenerek hazırladığım bir sergi açmıştım. Yazalar, şairler ve yarattıkları karakterler yer alıyordu sergide..

Atölyenin tarihinden de bahsetmek ister misin?
Şu anda çalışmakta olduğum atölyenin adı "Kamayor". Burası Galata’da çok eski bir taş atölyesi. İsmini David Kamayor'dan alıyor. Bir zamanlar burada çalışan Yahudi bir taş ustası.. Şu anda burası yine bir taş ustası olan Muharrem Şengönül'e ait. Bizler gibi genç sanatçılara atölyesinin imkanlarını sunuyor. Burada bir çok sanatçı eserler üretti. Üretmeye de devam ediyor. Aynı zamanda bir çok yazarın, tiyatrocunun, müzisyenin sosyalleştiği bir mekan haline geldi Kamayor.

Kamayor’da kabare de yapıyormuşsunuz?
Müzik ile ilişkinden konuşalım biraz da.. Kamayor Kabare diye bir müzik grubumuz var. O da bu atölyede doğdu. Kabare müzikleri yapıyoruz. Haldun Taner, Vasıf Öngören, Ferhan Şensoy oyunlarına ait şarkıları çalıp söylüyoruz. Vedat Özdemiroğlu grubumuzu destekleyip bir araya gelmemizi sağladı. Tek kişilik gösterisinin arkasında ona eşlik ederek başladık müzik yapmaya. Daha sonra işler ilerledi ve Kamayor Kabare olarak sahne almaya başladık. Yeni sezonda yine kimi mekanlarda sahne almayı umut ediyoruz.

Tiyatro müzikleriyle ilgilenmemizin sebebi ise çok etkili bulduğumuz bu eserleri aktarmak kaygısı. Çünkü tiyatro, doğası gereği o an yapılıyor ve bir daha asla tekrarlanamıyor, çoğu güzelliklerden mahrum kalıyoruz.. Çoğu efsane performans boşlukta kaybolup gitti.. Mesala Münir Özkul'un "Sersem Kocanın Kurnaz Karısı" 'ndaki oyunculuğu yıllar yılı anlatılıyor ama şimdi ona ulaşmamız imkansız ne yazık ki..

Ferhan Şensoy'da çoğu oyunun kayıtları var ama kimbilir onları sahnede izlemek nasıldı? Bunları asla öğrenemeyeceğim. Bu yüzden bari kendimiz yapalım da bir kez daha duyalım şu şarkıları istedik. Önce atölyemizde kendi kafamıza göre takılıyorduk. Misafirlerimize dinletiyorduk bu şarkıları. Sonra Vedat Özdemiroğlu ile tanıştık bir gün.. Ve kendimizi sahnede bulduk..


Müzikle de, resimle de, heykelle de aynı bütün bir ruhun peşindeyiz.. Yıllardır kitaplarda okuduğum sanatçıların yarattıkları büyük ruhun mutluluğundan küçük bir pay alabilme isteği olabilir belki de bu.

İstanbul’da yaşamaktan mutlu musunuz?
İstanbul’da yaşadığım süre boyunca İstanbul’u daha iyi anlayabilmek için uğraştım. Şehrin sanatçıların hayatına yansımış ruhunu kavradıkça burada yaşadığım için mutlu olduğumu farkettim. Ahmet Hamdi Tanpınar "Beş Şehir" adlı kitabında Anadolu’daki çeşitli şehirleri mükemmel bir şiirsel dille anlatıyor. Hepsi birbirinden etkileyici metinlerin en sonunda sıra İstanbul'a geliyor. İstanbul hakkında yazılmış en etkili metin olarak kabul ediliyor bu. Yine o metnin içinde Boğaz’la ilgili bir bölüm var; Tanpınar Boğaz’a bakıyor ve düşünmeye başlıyor :"Neden bu kadar etkileniyorum acaba" diye... ve "Bütün kitabı aslında ilk başta bu soruyu sorduğum için yazdım" diyor sonra da... İşte İstanbul denilince aklıma hep bu cümle geliyor.

Tüm sanatın ortaya çıkmasındaki altın anahtar bu cümlede gizli bence. Şehrin karşısına oturup ona olan hayranlığını önce kendine sonra da bize açıklamaya çalışan bir adam var. Bu sayede şehri, şehrin güzelliğinin sebebini, güzelliğin ve hayatın ne demek olduğunu anlamaya çalışıyor. Bunu yaparken bir bakıyoruz ki büyük bir sanat eseri ortaya çıkmış. İstanbul'u böyle düşünmek bana heyecan veriyor. Tanpınar'a ilham veren İstanbul’da yaşamaktan gerçekten mutluyum diyebilirim bu yüzden.

"Oyunname" kitap kapağı
Heykel kurallarına uymuyorsun...
Heykel yapmanın bazı ölçütleri mevcut gerçekten. Belki aldığımız eğitimden, belki heykel tarihinden bildiğim kadarıyla heykel sanatına özgü bazı olmazsa olmaz kurallar vardır. Fakat bu ölçülere uygun işler yapmadığımı farkediyorum. İşlerim biraz sahne dekor maketi, biraz heykel gibi. Başlangıçta bu kuralları çok önemserdim, fakat zamanla yeni şeyler denemenin beni daha çok heyecanlandırdığını anladım. Şimdi kafamdaki tek ölçü, az önce uzunca bahsettiğim duyguların peşinde bir şeyler ortaya koyabilmek. Duyguyu yakalayabildiğim zaman gerçekten bir şeyler yapabildiğimi hissediyorum..Onun dışında kurallar, kaideler pek de umrumda değil artık.

İstanbul ile ilgili bir hayal projeniz var mı ?
Sur içinde bir semtte tarihi bir handa bir tiyatro kurmak isterdim. Tıpkı eski kumpanyalar gibi. Müziklerini, dekorlarını, kostümlerini bir bütün olarak tasarlayabileceğimiz bir tiyatro. İşte benim yapabileceğim en güzel heykel bu olurdu…

İstanbul’u beş duyunuzla anlatabilir misiniz?
Bu gerçekten zor bir soru.. Anca bir şair yanıtlayabilir. Ben şiir yazamadığıma göre bunu heykellerimle anlatabilirim.. Sanatçılar yaşadıkları şehre, etrafındaki insanlara hepimizden daha dikkatli bakıyorlar...

Dostoyevski Petersburg'a, Van Gogh Arles'e, Orhan Pamuk İstanbul'a çok dikkatli bakmış belli ki.. Ama bütün bunların arkasında baktıkları esas başka bir şey var.. Şehirlerin de, insanların da arkasında gördükleri başka bir şey var.. Bütün detayların birbirleriyle olan ilgilerini kavrayabilmişler. Yani baktıkları şey görmek istedikleri şey için bir araç olmuş sadece.. Yaptığım heykeller romanlardan, tiyatrodan, İstanbul’dan etkilenerek yaptığım şeyler belki.. Ama, ben sadece heykel yapmak istiyorum aslında.. Bütün bunlar bir bahane..

Ayın en çok okunanları:

Ömer Muz: "Resmettiğim İstanbul, Sait Faik’in, Orhan Veli’nin, Salah Birsel’in İstanbul’u...

Oniki Adalar'ın üç gülü: Symi, Leros, Kalymnos

Biorezonans nedir? Op. Dr. Hasan İlkehan: "Biorezonans geleceğin tıbbı olarak adlandırılabilir..."

Cem Şen: "Eğer bir öğreti, özünü bir parçacık bile yitirmeden her koşula uyum sağlayabiliyorsa o zaman gerçek bir öğreti demektir."

Thassos Adası: Yanıbaşımızdaki tatil cenneti

Sıdıka Rodop: "Mücevher tasarımında zamansızlık, işlevsellek, yenilikçilik kavramları biraradadır."

Bu Blogda Ara