Zazü Monologları 3 - Öylesi Bir Gün..


Dışarıda yazdan kalan esintili fakat ılık bir hava var. Evdeyim. Savsatmak için harikulade bir gün. Niyetim uzunca zamandır yapmayı planladığım bir resme başlamaktı fakat evdeki hesap-çarşı hikâyesinde olduğu gibi kendimi başka işleri düşünür ve yaparken buldum. 


Sabah arabamın ufak tefek ağrazlarını toparlatmak için tamircinin yolunu tuttum. Benzin ışığımın yandığını fark edince hemen bir benzinciye girdim. Benimle birlikte arkamdan iki taksi geldi ve tam yanımda arka arkaya park ettiler. Öndeki araçtan saman bıyıklı, hayli kilolu, göbek deliğini ortada bırakacak kadar daralmış beyaz gömlekli, elinde tespihi ile yarı kel yurdum insanı çıkıverdi. Çıkmasıyla birlikte arkadaki araçtan çıkan diğer şoföre şöyle seslendi:

-“Yaşlı karıyı neden almadın, sana bıraktım abi” dedi. Öteki de,
-“Bırak orda kalsın abi, yolda ölür mölür”..

Avucunda taş gibi duruyor mu aşk?

Avucunda aşk gibi duruyor mu taş?
O sırada ben de tam aralarından ödeme işlemi için içeri giriyordum. Göbekliyle göz göze geldim. Adamın umurunda değil, “Hah hah hoh hoh” devam… Ödeme işlemi için kasaya geldim. Beklerken içeri telaşlı bir şekilde erken otuzlarında bir kadın girdi. Yayvan yayvan “İ-phone telefonumu bulamıyorum, burada telefon buldunuz mu acabaaaa?” diye kasadaki adama yöneldi. Kadının boynunda fular, kolunda bavul gibi bir çanta, sırtında bol cepli yeşil bir ceket, kargo tipi malum bol cepli bir pantolon… Ayaklı depolama ünitesi gibi sersem sepelek bir oraya bir buraya koşturup telefonunu arıyordu. Kasadaki adam,

- “Telefonunuzu arabada düşürmüş olabilirsiniz, iyice baktınız mı?”, diye sordu.
- “Mümkün değil her yerine baktım, salak mıyım ben, alla alla yaa ?” diye adama diklendi.

Kadın benzincideki herkesi fütursuzca töhmet altında bırakır bir edayla telefonunu aramaya ve sormaya devam ediyordu.
-“En son burada konuştum, sonra arabaya bindim, bir daha da inmedim, mümkün değil” deyip duruyordu.

Kasadaki adam kadının telefon numarasını vermesini ve arabasına gidip bakmasını rica etti. Kadın alaycı bir ifadeyle numarasını verip arabasına yöneldi. Kapıyı açıp içeri girdi. Başladı koltuğun altını kurcalamaya. Adam halen çaldırıyordu. Kadın kafasını hafifçe kaldırıp, iki koltuğun arasından içeri baktı ve kontağı çalıştırdığı gibi yoluna devam etti. Böylelikle, ben dâhil herkes asıl salak olanın kim olduğunu öğrendik.

Çoktan ödememi yapmış, filmin sonunu kaçırmamak adına olan biteni izliyordum. Netice belli olunca çıkmaya karar verdim. Tam kapıya yönelmiştim ki içeri telaşlı bir adam girdi ve kredi kartını kasada unutup unutmadığını sordu. Bir an için kasadaki adamla göz göze geldik, ikimiz de omuzlarımızı ve kaşlarımızı aynı anda yukarı kaldırıp sessizce gülümsedikten sonra ben yoluma o da işine devam etti.

Taksiler çoktan benzinciden ayrılmıştı. Pompacıya fişini verirken içeriden elinde kredi kartıyla adam çıkıyordu. Arabama binip tamircinin yolunu tuttum. Yolda düşünmeye başladım. Bir insanın bir gün içerisinde görüp de eğlenebileceği ne kadar çok vukuat var diye, memleket Cem Yılmaz’a çalışıyor sanki.

Arabamın tamiratları kısa sürede halloldu. Eve dönerken yolun üzerindeki balıkçıya gözüm takıldı. Deniz mahsulleri kesinlikle dayanılmazımdır ve bir anda tüm balıkları önce tabakta sonra da midemde hayal ettim. Arabamı müsait bir yere park edip koşar adım balıkçının yanına vardım.

-“Taze ne var?” diye sordum.
-”Abla ne alırsan taze” diye ortaya karışık bir cevap verdi.

Epey zaman önce buzundan çözüldüğü belli çipuraların beyaza çalan gözlerine mi bakayım, oyun hamuru yumuşaklığındaki tekirlere mi bilemedim. Sonra gözlerim üstte güzelce parlayan istavritlere takıldı. Malum denizin kuru fasulyesi. Çok da severim.

-“İstavritten iki kilo alayım o zaman” dedim.
-”Olur ablam” dedi. Elindeki metal tabağı istavritlerin arasına daldırdığı gibi güzelce doldurup tartıya koyuverdi.
-”Biraz da fazla oldu ama o da benden olsun, ablam” diyerek ayıklanması için arkadaki adama uzatacaktı ki adamı durdurup balıklara yakından bakmak istediğimi söyledim.
-”Taze ablam bunlar, taze!” diye engellemeye çalışsa da,
-”Sen dur hele, ben bir daha bi yakından bakayım”, dedim.

Bir baktım ki bizim akıllı balıkçı istavritlerin alta özenle yerleştirilmiş bayatlarını bana kakalamaya çalışıyor. Gözler gri, solungaçlar pembe beyaz.

-”Bunları afiyetle otur kendin ye”, deyip sinirle oradan ayrıldım. Hayalimdeki tüm balıklar midemden de uçuverdi.

Kendi kendime, söylene söylene, balık hevesimden de bu günlük feragat edip tekrar evimin yolunu tuttum. Her zaman kullandığım kısa yollardan birine saptım. Varoş mahallesi sayılabilecek bir ara sokakta dört yolun ortasına geldiğimde, yolun tam ortasında miyavlayan, en fazla iki aylık gri bir kediyi görüp durdum. İşte tam o sırada, bir film şeridi gibi, kediyi alıp eve götürürsem başıma gelecekler, evdeki mevcut üç kedi, veteriner masrafları, kısırlaştırılması, dolabımın içindeki kıyafetlere eklenecek artı bir kedi tüyü yükü, vesaire vesaire.. Arabadan indim, sağ elimin içine aldım. Bir de güzel ki sormayın. Bol tüylü, küçük kulaklı, kocaman patili, sürme gözlü… Lokum lokum… Arabamın arkasında, ben durduğum için duran beyaz servis aracından şoförün kafası çıkıverdi. Ben de elime aldığım kediyi, küçük Emrah bakışlarımla, gösterdim.

-”Abla, o kedi sabahtan beri anasını arıyor, bulamadı hala” diye seslendi.

İçimden “anasını buldu da, anasının analık yapmaya mecali yok” diye geçirdim. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Yolun kenarına konmuş ufak bir süt kâsesi olduğunu fark ettim. Kediyi hemen yanına bıraktım. Arkama bakmadan arabama koştum. İçim kıyılarak yola devam edecektim ki beş on metre ötedeki bir kız çocuğunu görüp yanında durdum. Ondan kediye mukayyet olmasını rica ettim. O da olur şeklinde kafasını salladı ama ikimiz de bunun olmayacağını biliyorduk sanırım. İçimden kendime söylene söylene yoluma devam ettim. Ah vicdan ah! Onlarca insanın içinde gelir beni bulur.

Sonunda planlarıma göre iki saat rötarla vardım eve. Kapıyı bir açtım ki mutfakta annem iki arkadaşıyla hararetli bir sohbette. Annemin karma bir sergi için hazırladığı resmi almaya gelmişler. Üç kadın ressam bir mutfakta ne konuşur? Sürrealizm? Kütlesel formlarla lekesel etkiler yaratmak? Tabii ki hayır. Üç kadını bir mutfağa koyduğunuzda kesinlikle meslek ve yaş fark etmeksizin dinleyeceğiniz şeyler üç aşağı beş yukarı aynıdır, tencereler dolar taşar.

Kısaca günümü anlattım. Özellikle de yaşlı karı- taksi şoförleri meselesinde epeyce takıldık.

-"Yaşlılar kaprisli olurlar. Lafı eveler gevelerler. Adamın içi şişer."
-”E adam haklı yaşlıların çenesi düşük olur. Adamın kafası şişer."
-"Gideceği yolu bilemez, bulamaz. Adam dolanır durur. Ücret fazla çıkınca da söylenir. Adamın yüreği şişer.”

Yaş ortalaması 60-65 olan bu üç kadının yorumlarını da aldıktan sonra yaşlanmaktan biraz daha fazla endişe duyduğumu farkettim. Hissettiğimiz yaştayız, değil mi? Şehir efsanesi gibi moruk efsanesi bu ama neyse. Bana oradan bir “3,5” yazın o zaman. Hissettiğim yaş ve dolaylı korku kabilinden diyebiliriz.

Yaşlılık üzerine sanırım yaklaşık bir saat konuştuk. Daha doğrusu onlar konuştu ben kafa sallayıp, kaş kaldırdım. Rahim sarkmasından, idrar kaçırma ve Alzheimer’a geniş bir skalada geçen bu sohbet, herkesin eline birer tane yerli muz iliştirmeme kadar devam etti.

Kurtlar kocayınca kuzuların maskarası falan olmuyor. Kurtlar iyidir, nerede ne şekilde uluyacağınızı öğretirler. Her kuzu da kurt olamayacaktır zaten. Ha niyetiniz kuzudan ancak koyuna terfi etmekse o başka; ver sütünü, yat uyu, fazla da konuşma.

Annemin arkadaşlarını, kapı ağzında, öpüşüp, sarılıp, yarım saat ilave sohbet ettikten sonra pencereden el sallayarak uğurladık. Akademiden bu yana hiç bozulmayan dostlukları bana hep mutluluk vermiştir ve hepsini çok severim.

Dostları uğurlayıp, annemle azıcık daha sohbet ettikten sonra odama çekildim. Başta niyetim resim yapmaktı fakat masama boylu boyunca uzanmış olan kedimi görünce ben de kendimi kaybedip onun süt beyazı göbeğine ve gerdanına dalmayı ve bir süreliğine kedi-medi (kedi meditasyonu) yapmayı tercih ettim.. Bir müddet, ta arka ayaklarıyla tepesine kadar, mıncıkladım. Sonra kahvemi alıp bilgisayarımın başına geçtim. Benim ruh hastası kedim, Bambi, arada gelip ayaklarımı ısırmaya çalışsa da, sevişken kedimiz, Çombi, masama atlayıp arada yanağıma kafa atıp beni taciz etse de şu ana kadar yazmak istediklerimi yazma başarısına erişebildim.

Resim sonraya kaldı. Şimdilik kafamda eskizlere devam…
Öylesi bir günden, öylesi bir kesit işte...

Sevgimle,

ZaZü

Ayın en çok okunanları:

Ömer Muz: "Resmettiğim İstanbul, Sait Faik’in, Orhan Veli’nin, Salah Birsel’in İstanbul’u...

Oniki Adalar'ın üç gülü: Symi, Leros, Kalymnos

Biorezonans nedir? Op. Dr. Hasan İlkehan: "Biorezonans geleceğin tıbbı olarak adlandırılabilir..."

Cem Şen: "Eğer bir öğreti, özünü bir parçacık bile yitirmeden her koşula uyum sağlayabiliyorsa o zaman gerçek bir öğreti demektir."

Thassos Adası: Yanıbaşımızdaki tatil cenneti

Sıdıka Rodop: "Mücevher tasarımında zamansızlık, işlevsellek, yenilikçilik kavramları biraradadır."

Bu Blogda Ara