16 Ocak 2014

Cem Birder: "Toprağın nimetlerini ve sizi çevreleyen mevsimlerle değişen zenginliği görmek, bu şeylerle konuşmaya başlamak, karşılıklı bir akış içine girmek resmin bütününde asıl kazanım ve mutluluk. Ancak o zaman yaşam da, ektiğiniz fasulya veya maydanoz gibi büyümeye başlıyor. "

"Bir köye gidip orada yaşayacağım..." Bu cümleyi sık duyar oldum. Şehir insanı mutlu değil. Toprağa, denize kavuşmak istiyor. Kimyasallardan, trafik karmaşasından, gürültü ve kalabalıktan, gerginlik ve sahtelikten bunalmış durumda... Bunu ben de iliklerime kadar hissediyorum. Horozların öttüğü sabahlara uyanmak istiyorum. Tertemiz havasını huzurla soluyabileceğim, bahçeden domates, biber koparıp köy fırınında pişmiş tam buğday ekmeğe katık edebileceğim bir yaşantı istiyorum. 
Fesleğenli penceremden toprağı eşeleyen tavukları, gözlerimin içine bakarak kuyruğunu sallayan çoban köpeğini, zeytin ağaçlarını, sardunyaları göreyim.. 

Mutfağımın raflarına böğürtlen reçelleri, biber turşuları dizeyim, kuzinemin üstünde tarhana kaynatayım, şömine odununda kahvemi kabartayım istiyorum. “Su akar ben bakar” saatler geçirebileceğim sessizlikleri düşlüyorum... Bir ağaç altında suluboya çalışayım, kitabımı okuyayım... Şehirdeki dostlarıma zeytinyağı göndereyim istiyorum... Son zamanlardaki ruh halim bu iken doğal olarak Toprakana'dan gelen postalarıyla dikkatimi çekti Cem Birder... Gerçekleştirdiklerini takdirle takip ediyordum zaten. Aradım hemen. Yazıştık... Aktarıyorum. (Zaman zaman güncelleyeceğim söyleşimizi)...

Toprağa aşkınız nasıl başladı?
İnsan içgüdüsel olarak toprağa aşıktır diye düşünüyorum. Toprak yaşamdır; yaşama aşık olmamak ne kadar mümkün? Son senelere dek yaşantım İstanbul’da geçti. Ancak çocukluktan itibaren ne zaman doğa ile buluşsam, büyük mutluluk yaşadığımı hatırlıyorum.

Gençlik yıllarımda deniz öncelikliydi benim için, ama daha sonra, özelikle 2004 itibarıyla Buğday Derneği ile gelişen dostluğumla birlikte, tüm hayatımın merkezi oldu toprak. Rahmetli Victor Ananias, daha özgür düşünebileceğimi hatırlattıkça, hayatımın dönüşümünde çok belirleyici oldu. Benim gibi birçok insanı etkilemiştir. Onun hayallerini kendisinden duyabildim; birlikte toprağın, tarımın, tohumun, ve herbirinin yanında biz insanların dünyasını uzun uzun konuşabildik. Bunlar benim için önemli kazanımlar oldu.

Zaman içinde toprak üzerinde yaşamak ve bununla birlikte ‘içinde yaşadığım bir köyüm olsun’ isteği çok güçlü bir dürtü haline geldi. Şehirden uzaklaşmak uğruna büyük zorluklar yaşadım. Ama ‘biraz köy, biraz şehir’ gibisinden ortasını yapamadığımı görmüştüm; toprak aşkı beni tümüyle Kaz Dağı’na çekti…

Şehirden köye yöneldiğiniz günlerde en çok hangi konularda zorlandınız?
Düşündüğüm kırsalda köy ve köylü öncelikliydi. O yüzden, manzaralı bir vadi yerine basit köy içinde yaşamayı tercih ettim. Herşeyin yumuşak bir akış içinde şekilleneceğini sanmıştım ama farkettim ki, köylü ile uyumlanmak tahmin ettiğimden zormuş. Bu deneyim içinde kendimi uzaktan izleme ve yorumlama zorunluluğunu yaşadım ve ancak zamanla köylüyü daha iyi anladım. Yaşamlarının gerçekliği, sertliği ve dolaysızlığı benim için yepyeni farkındalıklara sebep oldu. Bu dönüşüm sürecinde, tüm kazanımların yanında, sevdiğim insanların uzaklarda kalması ve bir başına olmayı göze alabilmek acıtıcı duygular da verebiliyor.

Köy yaşamını tercih etmenizde etken olan olumlu faktörleri sormak istiyorum..
Gerçeğin peşinde olmak.Yapay olmayan bir yaşama yaklaşabilmek. Doğaya dokunmak, onun duygusuna katılmak. Yaşamın yavaşça zenginleştiğini hissetmek...

Neden eski domateslerin tadı yok artık?
Domates çok sembolik bir örnek. Sadece domatesin değil, diğer tüm tarım ürünlerinin de tadını sorgularsak, karşımıza her birine yanıt verebilecek tek bir tablo çıkar. Tarımsal üretimin amacı bir zamanlar kendi besin ihtiyacını karşılamaktı. Şehir-yoğun yaşam modelleri sistemin yegâne tercihi olunca, tarım çok büyük oranda ticarileşti. Tarımla ilgili ihtisaslaşma eğitimlerinde hedefler yeniden sıralandı:
  • Birim alanda azami miktarda ürün almak. 
  • En kısa sürede hasat. 
  • Hastalıklar için etkin mücadele yöntemleri. 
  • Tarım uygulamalarında yüksek teknoloji.

Akademik müfredata paralel anlayışta, köylü bankalar tarafından çok cazip koşullarda borçlandırıldı. Traktör, sulama ekipmanı, ilaç, gübre ve, elindeki yerel tohumu küçümseyen kampanyalarla, sözde-süper endüstriyel tohumlar sihirli sözcükler eşliğinde, devletin yeni yapıya uygun mevzuat düzenlemeleriyle, dünya devlerinin yerel ortakları tarafından köylüye pazarlandı. Filmin ikinci yarısında ise, hasat ettiği süper-ürünü sattıktan sonra parasını tüccardan alamayan (veya eksik alan), yüksek iade oranları ile çalışan süper-marketlerin sözleşmelerine akıl erdiremeyen köylü iyice çaresizleştirildi. Piyasa aktörleri her yıl yeni oyunlar geliştirdikçe, köylünün toprakları bankalardaki borca karşılık satılmaya başladı. Domates ve diğer tüm tarım ürünleri tadını kaybetti, çünkü önce onu yaratan tohum, toprak, etrafını çeviren yaşam unsurları ve onlarla birlikte nesiller boyu hayat geçiren köylü mutsuzlaştırıldı. Şirketlerin tarımla buluşması için uygun koşullar hazırlandı; domates ve tüm diğer tarım ürünleri, tohumdan raflardaki dizilişine dek olan süreçte, büyük oranda şirketlerin kontrolüne girdi. Domatesin eski tadı bu koşullarda nasıl kalabilir? Tüm bu gelişmelerin geçmişi sadece 40 yıl…

Toprak Ana projesinin amacı çok kutsal. Nasıl gidiyor? İnsanlar arzu ettikleri doğal ürünlere ulaşma çabası gösteriyor mu?
Tanımlamanız için çok teşekkür ederim; mutluluk verici... İnsanoğlunun tüm teknik uğraşları içinde, sevginin en etkin olduğu alanın tarım olduğunu düşünüyorum. Toprak, elinize aldığınız tohum, bir ağaç gövdesi dokunuşlarınızı, enerjinizi hisseder. Kızılderililer, şamanlar, en ilkel kabileler tarih boyunca toprağın büyüsünü tüm yaşamlarının merkezinde içselleştirmişler. Anadolu topraklarında süregelen küçük çiftçi tarımı da bu süreçlerin çizgisinde kadim bilgiler taşıyor. Şirket tarımının veya trend diyebileceğimiz tüm pazarlama yöntemlerinin dışında, alçakgönüllü olan, toprakla arasındaki aşkı sürdüren, tarımsal etkinliğinde ticari kaygıların tuzağına düşmeyen insanları tanıyarak doğdu Toprak Ana projesi.

Müşterilerimiz bu değerleri farkeden insanlar. Reklam yapmamayı tercih ediyoruz. İnancım o ki, kendiliğinden küçük adımlarla büyüyen çalışmalar daha paylaşımcı oluyor. Bu ilişki şekli taraflar arası daha çok güven geliştiriyor; alıcı-satıcı ilişkisi yerine herkesin birbirine öneriler sunduğu bir platforma dönüşüyor. Doğal ürün yerine, doğa dostu ürünler demeyi tercih ediyorum. Evet, herkes daha çok farketmeye başladı temiz ürün gerçeğini. Sağlığın yolun sonuna doğru değil, sofrada önemsenmesi gerektiğini düşünenler hızla artıyor. Işıltı dünyalar bugüne dek vadettiklerini sağlayamadılar. Bizler olabildiğince etik, adil ve temiz anlayışların yanında durmayı tercih ettik; Slow Food’un dediği gibi…

“Doğa dostu” besin üreticileri Toprak Ana’yı benimseyebildi mi?
Evet. 5 sene oldu. Toprak Ana güzel bir aile. Bu aile bireylerinin sayısının hızla değil, yavaşça değişmesini seviyoruz. İlk baştan beri, teknik olarak ürün tedarik sorunu yaşadığı için ayrılan birkaç üretici dışında, bizi bırakan üreticimiz olmadı. Yeni üreticilerden talepler alıyoruz; kendileriyle tanışmak, yaşam anlayışlarımızı paylaşmak en az ürünlerinin kalitesi kadar kıymetli. Herşey birbirine bağlı. Sakin insanlar vazgeçilmez tercihimiz; işin içinde hırs, iddia varsa, er veya geç işin keyfi kaçıyor.

Köy ve köylü ortadan kalkacak mı önümüzdeki on yılda ne dersiniz?
Gezi gösterdi ki özellikle şehirdeki toplumun sıkıştırılmış, bastırılmış duyguları var. Aşırı sert müdahaleler olmasaydı, insanlar Gezi Parkı’nda uyum ve dostluk oluşturmaya devam edeceklerdi. Buna türlü mazeretlerle izin verilmedi. Ancak bu ruhun içerdiği özlem, insana ve doğaya saygılı akıl ve yürek birlikteliğinde bir yaşam modeli yaratmak. Köylünün yaşadığı güncel sorunlara yukarda biraz değindik. Müşterek hayat modelleri konusunda henüz köylü ve şehirli gerçek anlamda buluşmadı. Son yıllarda şehirden köye doğru bir hareket başlasa da, bu tercihin bahsettiğim derinlikte bir paylaşıma dönüştüğünü henüz görmüyoruz. Kanımca, sistemin ortadan kaldırmakta kararlı olduğu köylü toplumu ile Gezi ruhunun buluşması, yeni bir yol haritasının ilk adımı olacak. Beşik Köy’de başlattığımız “2 mekân” projesi bu düşünceye uygun küçük adımlar olabilir. Daha bebeklik aşamasında…

“2 mekân” projesi nedir?
Kırsalın yarınlarında sürdürülebilirliği güçlendirecek bir yapılanma modeli… Bizler gibi kırsalın kıymeti üzerine düşünen ve projeler geliştiren insanların sürdürülebilirliği ekonomik enstrümanlarla sınırlı düşünmeleri büyük bir yanılgı. “Köylü hakettiğini kazanmalı!“diyoruz. Diyelim ki kazandı, ya sonra? Köylünün hayalleri yok mu? Şehrin cazipleştirilmiş yaşamlarını merak ediyor olmasın? Bugün para kazanmak için köyünü terk edenler dışında, bir şekilde para bulup yine aynı yolculuğa çıkanların sayısı giderek artıyor. Özellikle medyanın popüler kültür ve tüketimi pompalama bombardımanı altında, köylünün köyünde kalabilmesi sağlayacak yegâne unsur yerel ekonomileri güçlendirmek değil belli ki.

Beşik Köyü Kooperatifi'nde, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın resmi izniyle, belki de Türkiye’de ilk kez, odun ateş ile geleneksel köy mamul ürünlerinin üretimine başladık. Salça, pekmez, ekmek… Bu adım çok kritik, zira merdiven altı üretim ile aynı seviyeye indirilen Anadolu kültürünün köy üretimleri belki bu model ile büyüyerek yeniden itibar kazanacak; yerel pazarlarda ve kentte müşterilerine bu ürünleri satanlar artık suç işlemiş olmayacaklar. Özellikle taze sebze ve meyve üretiminde yukarda saydığımız piyasa koşulları altında rekabet şansı yok edilen köylü için bir kurtuluş reçetesi olabilir katma değerli, mamul ürünler alternatifi.

Köy üretimhanesinin yanında, Köy Evi bizim çok heyecanla ve merakla başlattığımız bir proje oldu. Köyümüz muhtarlığına ait çatısı yıkık taş binayı dostlarımızdan gelen yardım paraları ile onardık. Bu bina önce çocuklara kütüphane oldu. Köyün özellikle 4-12 yaş grubu çocukları her fırsatta Köy Evi’ne gelerek oyun oynuyorlar, kitap okuyorlar, resim yapıyorlar. Onların mutluluğunun anne-babaları tarafından da paylaşıldığını görmek harika bir duygu. Binamıza kısa bir süre sonra elektrik bağlanacak ve Köy Sineması etkinliklerine de başlayacağız. Geçtiğimiz bayram sadece bir kez komşu evden elektrik çekerek film gösterimi yapmıştık; katılım harikaydı. Tüm köyün o gün film izlemeye geldiğine şahit olunca, hayal ettiğimiz diğer etkinlikler için umudumuz iyice arttı. Önümüzdeki mevsim seminerler, eğitim paylaşım programları (karşılıklı eğitim), diğer sanat ve spor etkinlikleri de yapmaya başlayacağız. 

Kritik kelime mutluluktur. Köy Evi köyün güncel ve gelecekteki kimliğini etkileyebilir. İnancım o ki, burada yaşadıklarımızın uzak ışıltıların sanal dünyasından kıymetli olabileceğini hep birlikte fark edeceğiz. O gün gezi ruhu ve köy el ele verdiğinde, yeni bir toplumsal sınıfın oluşumu başlamış olacak.

Aslında köylülere şehir yaşamının ve şehirlilere de köy yaşamının gerçekleri konusunda bir eğitim verelim diyesim var... Hatta bu konuda danışma mekezleri kurulsa ne iyi olurdu... Ne dersiniz?
Danışma merkezi dediğinizde biraz ürküyorum. Hiyerarşik olmayan daha yatay paylaşımların olabileceği alanlar daha etkin olabilir. Gezi sonrası şehrin parklarında ki buluşmalar gibi, köylünün ve şehirlinin beraberce, yaşamsal değerleri konuştuğu toplantılar harika olur. Köylerde kurulacak Köy Evi mekânlarının önemli bir fonksiyonu bu olacak bence.

Bir tek fasulye tanesinden binlerce fasulye veren şu şahane topraktan sadece köyde mi var? Balkonlarımızda ona ulaşamaz mıyız? Balkonunda onunla iletişimi başaran, köyde de başarabilir gibi geliyor bana.. Ne dersiniz? Leğende maydanoz yetiştirmekle başlasak mı önce?
Şehirde toprağa dokunmaya başlamanın, birşeyler üretmenin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum ama "yaşam" sadece hayatta kalacak besinleri üretmek değil ki... Toprağın nimetlerini ve sizi çevreleyen mevsimlerle değişen zenginliği görmek, bu şeylerle konuşmaya başlamak, karşılıklı bir akış içine girmek resmin bütününde asıl kazanım ve mutluluk. Ancak o zaman yaşam da, ektiğiniz fasulya veya maydanoz gibi büyümeye başlıyor. Toprağın merkezde olduğu bu resme ulaşabileceğimiz yegane mekânın kültürel dokusunu korumayı başarmış, doğal yapısı bozulmamış köyler olduğuna inanıyorum.


Hayvanın, bitkinin, ormanın, derenin bizden bağımsız kendi yaşamları kendi gerçekleri olduğunu kavrayıp saygı göstermek ve olduğu gibi sevebilmeyi başarabilmek gerek...
Son noktayı koydunuz.

"Para"yı tahtından indirmek gerek! Mutluluk için neredeyse tek alternatif olarak kabul edilmesine hastayım. İnsanları derin uykularından nasıl uyandırabiliriz?

İnsanlar farkediyorlar..

Xelium'u okudum blogunuzda.. Anonim bir metni mi zenginleştirdiniz, yoksa tamamen size mi ait bu metin?
Anonim dememin sebebi patent vb. haklarına karşı olmamdan.. İki cümle hariç diğerlerini ben önerdim.

Bu yazı birikim, emek, düşünce, fikir gerektiriyor... Elinize sağlık. Özgün ve derin... Patent haklarına neden karşısınız anlayamadım.
Özellikle sanat eserlerinde karşı olmayı tercih ediyorum...


Mutabık olamayacağım bir konu bu..
Ne de olsa halen şehirlisiniz :)

Düşüneceğim üzerinde.. Bu arada flüt çaldığınızı da öğrendim...

Evet flütüm Bach ile beraber hep yanımdadır..

Barok müzik mi seviyorsunuz? Flüt ne zamandır hayatınızda?
Teyzem Nükte Uğurel piyanisttir. İlkokul yaşlarımda onun konserlerini ve özellikle konser provalarını dinlemekten büyük keyif alırdım. Flüt macerası 10 yaşımda babamın yaşgünümde aldığı bir blokflütle başladı. Bir sene kadar alt-blokflüt çaldım. Daha sonra başladım yan flüte. Bana asıl müziği ve flütü, hiçbir zaman hakkını ödeyemeyeceğim sevgili hocam Nazım Acar öğretti. Üniversite sonuna dek çalışmalarımız devam etti. Derslerimiz normal süresini daima aşardı; zamanın nasıl geçtiğini farketmezdik. Ders sonrası  AKM'ye konsere beni de götürürdü. Kendisi o yıllarda İstanbul Devlet Senfoni'de 1. flütçüydü. Cuma akşamları benim için bir müzik şöleni olmuştur daima... Klasik müzikle tanıştığım ilk yıllarda Barok ilk tercihimdi. Artık bir ayrım yapamam, ama tüm müzik dünyasında kanımca bu işin peygamberi Bach'dır.

Köy Enstitüleri fikrini kendinize yakın buluyor musunuz?
Daima çok yakın buldum. Açık Radyo’da konuyla ilgili bir program da yapmıştık; o gün bize Hasan Âli Yücel’in kızı sevgili Gülümser Yücel de katılmıştı.
Köy Enstitüleri Türkiye’nin geliştirdiği en kıymetli projelerden biri. Dış politik baskılar karşısında o dönemin hükümeti dik duramayınca maalesef hayatı çok kısa sürdü. Eğitim sisteminde devrimdi Köy Enstitüleri; merkeziyetçi zihniyet taşımadan, evrensel bilgi ve kültürü yerel değerlerle harmanladı. İçinde aşk vardı, sevgi vardı, saygı vardı. Bugün devletin böyle kriterlerle hiç ilgisi kalmadı.



Ters göç (şehirden köye göç) nelere yol açar? Kime ne zararı ya da faydası dokunur?
İki coğrafya insanı birbirini dinlemeye, anlamaya ve uyumlanmaya çalışmadığı sürece etkileşimlerin yapıcı olmayacağı kanaatindeyim. Son yıllarda köye ve özellikle toprağa doğru artan bir yöneliş var; bu akış içinde gördüğüm kadarıyla şehirli insanlar bir an önce verimli bahçelerini kurabilmek için oldukça aceleci davranıyorlar. Köylüyü, beraberinde taşıdığı şehirli refleksleriyle sadece iş gücü olarak görüyor. Köyün ve köylünün gerçeğini merak etmiyor; hatta kolayca “siz bu işi bilmiyorsunuz!” diyebiliyor. Diğer yandan, köylü gelen şehirliyi en saf tavırlarıyla karşılarken içinden çoğu kez “bunun birşeyden haberi yok” diye mırıldanıyor. Her iki taraf birbirini cahil olarak gördükçe ilişkiler sağlıklı gelişmiyor. Kırsalı manzaralı bir fabrika kurar gibi verim odaklı düşünmek, hem yerel biyoçeşitlilik, hem de kırsalın kültürel değerleri üzerinde bir tehdit…

Köylünün yüksek fiyatlardan topraklarını satabilecek olması kırsalda köylülüğünün erozyona uğraması açısından çok büyük bir tehlike. Köye taşındığımdan beri kahvede konuştuğumuz en hararetli konu sanırım bu. Bizim köy insanları bence yeterince duyarlılar ama çoğu kez paraya yenik düşüyor köy kimliği. Şehirlinin bu hassasiyetle davranabilmesi, parasının gücüne rağmen sahiplenme ve hakimiyet kurma dürtüsüne kapılmadan köylü ile, yukarıda da değindiğimiz şekilde, uyumlanması kırsal açısından büyük kazanım olur.

Blogum İstanbul'a dair. Klasik sorusunu soracağım: İstanbul’u beş duyunuzla tanımlayabilir misiniz?
İstanbul semtleri rengârenk
Esnaf isminle hitap eder sabah selamlarında
Boğaz suları soğuk, gülümser akıntısına
Camekânlarda lakerda, kırmızı soğan, ipe dizili çirozlar
Bir duble rakı; eski günler hatırına: şerefe!

Şerefe!
İstanbul’a dair bir hayal projeniz var mı?

30 yıl öncesine dönecek şekilde İstanbul Türkiye’nin tüm bölgelerindeki köylerine eşit olarak göç versin. Böylece hem İstanbul’da doğa üzerindeki yıkım ve korkunç yapılaşma dursun, hem de boşalmakta olan köylerin yaşamında yeni heyecanlar, dönüşümler yaşansın. Masal misali.

Hiç yorum yok: