Semra Özümerzifon: “Ben sanattan anlamam” gibi bir genelleştirme biraz ilgisizlik ve tembellik alametidir."

"Ben sanattan anlamam" der bazıları.. Bu cümle beni her zaman mutsuz etmiştir. Gayretsiz, renksiz ve acıklı bulurum. Sanattan anlamak için sadece insan olmak yeterli oysa.. Sanat eserini yaratan kişi ile izleyen kişinin duygu, düşünce ve birikimlerinin aynı olması beklenemeyeceğine göre esere bakışlarının da aynı olması beklenemez... Algılama kapasitesi, kişilikler, düşünce yapısı, eğitimi, hayata bakışları ve daha birçok unsur devreye girer eseri değerlendirirken..

Semra Özümerzifon'dan dinleyelim bir de..

Sanat ve Sanatçı tarifiniz nedir?
Altamira mağarasını bulan ve tarih öncesi duvar resimlerini ortaya çıkaran Sautuora, arkeologlar ve sosyologlar tarafından, dolandırıcılıkla suçlanmıştı: Taş Devri insanları bu resimleri nasıl yapabilirdi? Sautuora bunları muhakkak çağdaş ressamlara yaptırmış olmalıydı.. Fakat zamanla diğer mağara resimleri de ortaya çıkmaya başlayınca kendisinden özür dilemek zorunda kaldılar.

20bin yıl önce insanlar mağara duvarlarına av hayvanlarının resimlerini yaparken herhalde duvarlarında güzel gözüksün diye estetik bir kaygı taşımıyorlardı, sanat diye bir mefhumdan da haberleri yoktu.  O zaman bu resimleri niçin yapmışlardı? Avcılıkla ilgili bir inançtan kaynaklandığını düşünebiliriz; hayvanların resmini yapmakla onları yakalamak arasında kendilerince bir ilişki kurmuş olabilirlerdi. 

20bin yıl öncesinden gelip 20.yy insanını hayrete düşürmeyi başaran adına sanat dediğimiz bu olgu, düşünceleri, hisleri, inançları, değişik yollarla ifade etme arayışlarından doğan ve insanlar yaşadıkça da devam edecek olan zorunlu bir uğraştır. Tarih boyunca süregelmiş uygarlıkları arkalarında bıraktıkları sanatsal eserlerle keşfederiz. Zamanının dini, felsefi, sosyal veya materyalist düşüncelerini, plastik, fonetik veya dramatik sanatsal yöntemlerle ifade ederek zamanın ruhunu diğer insanlarla paylaşan sanatçı, yaşamı zenginleştirerek, duyarlılığı arttırarak bir nevi birlik ve aidiyet duygusu yaratmıştır.


19. Yüzyılın ortalarında modern resim sanatçısı öncelikle renk ve temayı özgür kılmışsa, günümüz sanatçısı bu özgürlüğü iyice ileri götürerek farklı disiplinlerin sınırlarını gevşetmiş, ifade araçlarını çoğaltmış, ileri teknolojiyi kullanmış, bilhassa eleştirel ve isyankâr bakışı yansıtmayı da kendine vazife edinerek sanata farklı bir boyut katmıştır. Sanat sayısız kollarıyla kendisinden, çevresinden, zamanın gelişmelerinden, özetle etkilendiği her şeyden beslenerek akıp giden görkemli bir nehirdir.

Gaugain’in 19 yy sonunda yaptığı, “Nereden Geldik, Neyiz, Nereye Gidiyoruz” adlı meşhur tablosu gençliği, olgunluğu, yaşlılığı, kısaca yaşam döngüsünü resmeden bir şaheserdir.  Bir türlü cevabını bulamadığı soruları yapıtında işleyerek bir şekilde onlardan kurtulmaya çalışan sanatçı, kendini bu konuda pek başarılı hissetmemiş olmalı ki, bu resmi yaptıktan sonra (allahtan başarısız kalan) bir intihar girişiminde bulunmuş.. 

Sanatçı, hislerini, düşüncelerini, yaşanmışlıklarını, kendisini etkileyen olayları, dileklerini içtenlikle ve içten gelen bir dürtüyle çalışarak kendine özgü yeni bir dil yaratır ve bu dil vasıtasıyla diğer insanlarla iletişim kurmaya çalışır.

İlham aldığınız, sevdiğiniz sanatçılar hangileri? Beslendiğiniz kaynaklar neler?
Zamanının sanat olayları da diğer yaşam tecrübelerinin yanı sıra sanatçıyı etkileyen önemli unsurlardan biridir. En azından benim için öyledir; etkileyici bir sergi, hoşuma giden edebi bir betimleme, dans veya bir müzik parçası, bendeki yaratma arzusunu tetikler. Bilinçli veya bilinçsiz olarak bu etkilenmeler işlerime de yansıyabilir. Olması gereken de budur zaten. Sanatsal gücün etkisi ve yaratıcılığın sonsuzluğu hayret vericidir. Eskiyi içinde saklı tutarak, onu devşirerek, ondan esinlenerek veya radikal değişiklikler yaparak devamlı yenilikler yaratmayı sürdürebilen dürtüye sanatçı familyasının evrensel genetik yapısı diyorum.


Sevdiğim sanatçılar o kadar çok ki. İsim vermek gerekirse: Cézanne, Jasper Johns, Klee, Mark Tobey, Francis Bacon, Zao Wou Ki, Orhan Peker, İhsan Cemal Karaburçak, Devrim Erbil, İrfan Önürmen, heykeltıraşlardan Brancusi bunlardan sadece birkaç tanesi... Doğa ise devamlı ve vazgeçilmez besin kaynağımdır.  

Sanat çalışmalarınızın kendinizi tanımanızda ne gibi katkıları olmuştur?
Sevdiğim bir işi yapıyor olmanın verdiği haz güzel bir duygu. Sanat çalışmalarım bana ne kadar sabırlı bir insan olduğumu öğretti. İç dünyamı dinlemeyi, etrafıma duyarlı kalmayı, etkilenmelere açık olmayı ve kalıpların dışına taşabilmeyi, işin üstünde sabırla çalışmayı öğretti.   


Ağları kullandığınız çalışmalarınızın hikâyesini anlatmanızı rica etsem?
Ağlarla çalışmalara başlamadan önce tuval üzerine yağlıboya tablolar yapıyordum. Uzunca bir süre (10 küsur yıl) "Semazenler" temasını işlemiştim. Bu tema kendi içinde somut ifadeden soyuta doğru gelişerek monokroma dönüşmüş ve tamamına ermişti. Artık Mevlana’nın da deyişiyle “yeni bir şeyler söyleme vakti” gelmişti. Bir arayış içindeydim ve bu arayış 1980'de yerleştiğim İsviçre’den 2007'de İstanbul’a kesin dönüş yaptığım zamana denk geldi.

Bir yürüyüş esnasında balıkçıların deniz kenarında onardıkları ağlar dikkatimi çekti. Renkleri ve dokuları bir ressam gözüyle beni çok etkilemişti, malzemede plastik potansiyel hissetmiş ve heyecanlanmıştım. Ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim olmadan bu atık ağları balıkçılardan toplamaya başladım. Ağlarla serüvenim bu şekilde başlamış oldu.


Önce yağlıboya tuvallerle beraber kullanarak deneysel çalışmalara başladım. Daha sonra tuvali tamamen kaldırarak veya bazı çalışmalarda arka plana geçirerek yer yer başka malzemeler de kullanarak karışık teknik üç boyutlu soyut kompozisyonlar içeren tablolar yapmaya başladım. Ağlı boya adını taktığım bu soyut çalışmaların, atık ağlardan ötürü çevre sorunlarına da gönderme yapmaları, ayrıca hoşuma gidiyordu. 2010 yılında Elgiz Modern Sanat Müzesi’nde proje odalarında sergilenen bir yerleştirmede yapı aracı olarak demir kullanmış ve ağları duvardan 60 cm kadar öne çıkarmıştım. Bu yerleştirmedeki derinlik ve ağlarda ortaya çıkardığı gizemli saydamlık hoşuma gitti. Demir konstrüksiyonla atık ağları beraber kullanarak heykel yapma fikrini tetikledi, böylece şeffaf ve yumuşak heykeller ortaya çıkmaya başladı.   

Sanat çalışmalarınızın yıllar içindeki değişim ve gelişimini kendi gözünüzden aktarır mısınız?
Dönem dönem esinlendiğim, etkilendiğim, duygulandığım, ifade etmek zorunluluğunu hissettiğim konular oldu. Bunlar bazen güncel olaylar, bazen kişisel deneyimlerimle ilgili anımsamalar olabiliyordu..

"Bosna’nın Gözyaşları" serisi 1990'ların ortalarında Bosna’da yaşanan zulme karşı bir feryat idi. Dinleyici olarak müziğin hep hayatımda olması Çalgıcılar serisini gerçekleştirmeme yol açtı. Gerçek veya metaforik yolculukların esintileri olan "Yol" serisi,   Uzakdoğuda yaşanan korkunç olayın anısına "Tsunamizedelere Ağıt" tablosu ortaya çıktı. "Semazenler" teması ise somuttan soyuta doğru çıktığım bir yolculuktu ve on yıldan uzun sürmüştü. Bu tema 2007'de, Mevlana ailesinin Konya’ya gelişlerini kutlama etkinlikleri çerçevesinde, Mevlana türbesinin karşısındaki Devlet Güzel Sanatlar Galerisinde çok anlamlı bir sergiyle sona erdi. Zaman yeni şeyler söyleme zamanıydı ve bir arayış içine girmiştim. 

Ağlar önüme çıktı ve bu malzemeyi toplayarak yeniden çalışmalara başladım. Yağlıboya tablolarımdaki renk ve dokuyu ağlarla yaratarak soyut ağlı-boya tablolar ve yumuşak- heykeller yapmaya başladım. Malzemenin deniz-balık- çevre sorunları gibi konuları çağrıştırarak izleyiciye aktarması da hoşuma giden bir unsur oldu.   

Sanat – mutluluk ilişkisi nedir size göre?
Anını yaşamak mutluluk getirir, sanat buna vesile olur. Sanatsever bir müzik dinlerken, şiir veya roman okurken veya bir resme bakarken odaklanma ve anı yaşama dediğimiz hal gerçekleşir. Bu ruh hali bence bir mutluluk anıdır; uyanık bir zihin, çalışan bir hayal gücü, okuduğunu, gördüğünü, duyduğunu kendi süzgecinden geçirip içselleştirmeye gayret eden, bilge bir teslimiyet. Farkına vardırması, düşündürmesi evet, ama sanatın içerik olarak mutluluk getirmesi beklenemez.   İçten gelen bir dürtüyle sanatçı da yaratma esnasında devamlı anı yaşar. İfade etmek istediği duygularını, birikimlerini, düşüncelerini somut bir varlığa dönüştürme çabası adeta bir “içini dökme”, kendini ifade etme, sürecidir ve bu çaba genelde zorlu bir süreç olsa bile sanatçı mutludur.   

“Ben sanattan anlamıyorum” lafı hakkında neler söyleyebilirsiniz?  
“Bir sanat eserini esere bakan tamamlar” diye bir söz vardır. Sanat eserine bakan kişi kendi ruh haliyle ve birikimiyle bakar ve başkasına göre farklı şeyler algılayabilir. Sanattan keyif almak biraz da bir sanat eserine önyargısız yaklaşıp o eserle bir diyalog içine girme çabasıdır. Sanatçının zorlu süreçlerden geçerek ortaya koyduğu esere bakan kişinin de biraz gayret sarf etmesi arzu edilir. Ön yargılı davranan bazı insanlar özel bir çaba sarf etmek istemezler, ilk bakışta kolayca anlayamadığı bir eseri veya anlaşılmaz işler yapan sanatçıyı “bunlar uçuk işler” deyip suçlarlar veya kestirmeden “ben sanattan anlamam” derler. Hâlbuki sanat eserinin kolay anlaşılır olmak gibi bir vazifesi yoktur. Anlaşılmaktan öte etkilemesi, insanlarda farklı hisler, yeni tecrübeler, yeni kavramlar uyandırmasıdır önemli olan.

Bazı eserlere, bilhassa çağdaş dediğimiz çalışmalara, alışageldiğimiz tarzların dışındaki işlere bir anlam vermek zor olabilir. Bu anlaşılabilir bir duygudur. Genel izleyici alışageldiği referansları orada göremez, gizli birtakım kodlar olabilir. Sanatsever o eseri nasıl okuyacağını bilemez. Genelde çağdaş bir sergiyi gezerken böyle hissedebilir. Zaten genelde bu tip eserleri içeren sergilerde bulunan rehberler açıklayıcı bilgi verir, sanatseverleri aydınlatmaya çalışır.  Bu rehberler genelde çağdaş eserlere nasıl yaklaşılabileceğinin ipuçlarını da vermiş olurlar. “Ben sanattan anlamam” gibi bir genelleştirme biraz ilgisizlik ve tembellik alametidir.

Sanat-toplum arasındaki mesafeyi daraltmak adına neler önerebilirsiniz?
Pek yeni ve yaratıcı önerilerim yok. Sanatı göstermelik değil samimi bir şekilde önemseyen bir devlet politikası özlüyorum, yani tabu ve yasakları olmayan, sanatçıları desteklerken sanatlarını diledikleri gibi icra edebilmelerine olanak sağlayan çağdaş bir anlayış. Opera, konser, tiyatro, bale, gibi toplumun ödeme gücünün çok üstünde olabilen sanat gösterilerinde devlet yardımını gerekli buluyorum.  

Şimdilerde belediyeler tarafından semtlerde sanatsal faaliyetleri destekleyen kültür merkezlerinin açıldığını ve çeşitli sanat dallarında faaliyetler olduğunu sevinerek görüyoruz. Okullarda çocukları küçük yaşlardan itibaren sanat konusunda eğitmek, sanat gösterilerine, sergilere konserlere tiyatrolara götürmek, çeşitli sanat kollarında sanat yapmaya teşvik ederek yaratıcılığa ve yeniliklere aşina kılmak onları büyüdükleri zaman toplum bireyleri olarak sanata daha yakın tutacaktır muhakkak. Şimdilerde bunlar yapılıyor. Yurdumuzda özel müzelerin açılması, sanat ve felsefe dallarında hocaların halka açık seminerler düzenlemeleri bu konuda yardımcı oluyor.

Bireysel gayretlerle de sanat konusunda toplum bilinci arttırılabilir. Mesela biz Zekeriyaköy ve civarındaki yerleşim merkezlerinde güzel sanatların çeşitli dallarında çalışan sanatçı arkadaşlarla her yıl Açık Atölye Hafta sonu etkinliği düzenliyoruz. Bu yıl 27-28 Eylül’de beşincisini gerçekleştireceğiz; Beş yıl önce 3 atölyeyle başlattığımız bu etkinlik, bu yıl 35 atölye ye ulaştı. Ailelerin çocuklarını ve arkadaşlarını alıp hep beraber bu atölyeleri gezmeleri ve yapılan işleri inceleyip hakkında sanatçısından birebir bilgi edinmeleri, gerekirse “workshop” çalışmaları yapabilmeleri, güzel bir hafta sonu geçirmenin yanı sıra sanat bilincini de geliştiriyor.
  
İstanbul’u beş duyunuzla tarif edin desem…
Boğaz’ın sırtlarından gittikçe eksilen yeşillikler, gökdelenleriyle oluşan yeni bir siluet; aniden yeşilin içinden gerçeküstü bir etkiyle yükseliveren devasa köprüyol ayakları,  yemyeşil ormanı ezerek çevreye duyarsızca ilerleyen ucube devler... Ve AVMler.. Ter kokularını da Kurbağalı Dere’nin lağım kokusunu da duymuyorum artık, ne güzel, etraf bütün çiçeklerle donanmış, renkli, hoş, mis gibi. Kötü kokular bambaşka yerlerden sızmasa burnumuza. İstanbul artık yürüyemeyen trafiği içinde biçare boğulmuş bir şehir ve bir de biber gazı. İstanbul hep sevdiğim, seveceğim, imzalar atarak korumaya çalışacağım güzel şehrim; Hatıralarıyla beslendiğim, şiirlerde “gözlerim kapalı” dinlediğim; şarkılarda türkülerde kalmış özlenen Kalamışlar, Çamlıca tepeleri… Denizlerinde sıcak yaz günleri serinlenen ve sularında bir zamanlar sandallarla gezinilen güzel şehrim İstanbul. Şimdiki İstanbul’u düşünürken bir kenarımda her zaman gençliğimin şehri ve şehrin tarihi harmanlanmış durur, bana gülümser.

İstanbul için bir hayal projeniz var mı?
Tarihi dokuları, doğayı ve mahalle sevimliliğini gözeten, gençlerin buluşabileceği spor tesislerini ve sanatsal faaliyetlere olanak tanıyan mekânları içeren, şehrin yerleşim merkezlerinde belirli oranlarda yeşilliği zaruri kılan projeler gibi İstanbul’u ve İstanbulluyu rahat ettirecek arayışların hayal değil ayakları yere basan gerçek projeler olmasını dilerim.

Hedefte neler var? Yeni projelerinizden bahsedebilir misiniz?
Ağlarla çalışmalarım devam ediyor. Geçen yıl başlattığım “Rumelikavağı’ndan Anadolu’ya Ağ” projesi Ankara, Eskişehir, Konya ve Bursa'da sergilendi. Bu projede ağlı çalışmalarımla Kemal Şirin’in balıkçı köylerinde çektiği sanatsal fotoğrafları bir arada sergiledim. Çalışmalarımın nereden esinlendiğini göstermesi ve İstanbul’un yıllardır değişmeyen sevimli bir yüzünü Anadolu’ya taşıması açısından izleyicinin ilgisini çekeceğini düşündüğüm bu sergiyi Anadolu’nun çeşitli şehirlerine taşıyarak aynı zamanda bir sanat ağı da oluşturmayı hedefledim.  Geçen yılki Anadolu sergileri çok ilgi gördü, izleyicilerden olumlu geri beslemeler geldi. Sadece sanatla ilgili olanlar değil, sanatla ilgisi olsun olmasın her kesimden genci, yaşlısı, çocuklarıyla gelen ev hanımları sergiyi zaman ayırarak ilgiyle dolaştılar, ziyaretçi defterine intibalarını yazmayı ihmal etmediler. Gençlerden, sanat ve mimari öğrencilerinden de sergiden etkilendiklerine dair bildirimler almak beni sevindirdi ve bu sergilere devam etmem için beni yüreklendirdi. Bu proje sergilerine Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, daha sonra da Ege ve Güney Anadolu’da devam etmeyi arzu ediyorum. Ancak nakliye masraflarının yüklü olması, sponsor bulmadan ve yerel yardım almadan bu işi istediğim düzeyde devam ettirmek zor olacak.  Bu sorunları çözebilirsem Anadolu sergilerine devam etmek istiyorum. Sanatın, sanatsal faaliyetlerin Anadolu‘ya yayılmasını önemsiyorum, oradaki insanların buna ihtiyacı olduğunu ve sanata değer verdiklerini görüyorum. 

Geçen yıl Armaggan Galerisi’nin seçtiği sanatçılarla Sofa Chicago fuarına katılmıştım. Fuardan sonra işler yine Chicago’da Hilton and Asmus Contemporary Gallery'de “İstanbul Breeze” adıyla bir ay sergilendi. Bu yıl da New York‘da sergileme projesi üstüne çalışılıyor.

Yorumlar

Ayın en çok okunanları:

Ömer Muz: "Resmettiğim İstanbul, Sait Faik’in, Orhan Veli’nin, Salah Birsel’in İstanbul’u...

Oniki Adalar'ın üç gülü: Symi, Leros, Kalymnos

Biorezonans nedir? Op. Dr. Hasan İlkehan: "Biorezonans geleceğin tıbbı olarak adlandırılabilir..."

Cem Şen: "Eğer bir öğreti, özünü bir parçacık bile yitirmeden her koşula uyum sağlayabiliyorsa o zaman gerçek bir öğreti demektir."

Thassos Adası: Yanıbaşımızdaki tatil cenneti

Sıdıka Rodop: "Mücevher tasarımında zamansızlık, işlevsellek, yenilikçilik kavramları biraradadır."

Bu Blogda Ara