Ergun Çağatay: "Bu ülkenin insanları her yeni günde insanın içini burkan başka başka acı olaylarla yüzleşiyor.. Arşivimde yüzlerce bu denli acı içeren fotoğraf var.. Siz bir madencinin ölen arkadaşı için ağlayan kömür tozu ile kaplı yüzünü alıp duvarınıza asar mısınız?"

Ergun Çağatay, 09 – 25 Ekim 2014 tarihleri arasında, Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezi Sanat Galerisi’nde açılan “Merceğimde Elli Yıl” sergisi için bir röportajında “dijital öncesi analog çağda, fotoğrafın ölüm fermanından çok önce, klasik anlamda çekilmiş gerçek fotoğrafların son kareleridir, gerçek tarihdir” demiş..


Serginin bazı fotoğraflarını ve sohbetinden çok keyif aldığım değerli sanatçı Ergun Çağatay ile röportajımızı sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyuyorum..

"Merceğimde 50 Yıl” serginizde en çok ilgi gören fotoğrafların öyküsünü anlatabilir misiniz? Sergideki her fotoğrafın ayrı bir hikayesi var diyebilirim. Bu sergi hayatımda ilk defa fotoğraf satmak amacı ile giriştiğim bir olay oldu.. Eskiden bizi besleyen kaynaklar özellikle mecmualar ve kitap yayınlarıydı. Dijital teknoloji nedeniyle ya çok küçüldüler veya kapandılar. Bunun yanı sıra bir fotoğrafın internete düşmesi sonucunda o fotoğraftan telif hakkı açısından bir hayır gelmesini beklemek anlamsız bir umut olur. Artık o fotoğraf genelin, halkın malı olmuştur.. isteyen istediği gibi kullanır ve bunu takip etmek de samanlıkta iğne aramaktan zordur.. Gerçi bu tür şeyleri takip eden bildiren telif ajansları var.. diyelim ki kimin nerede nasıl kullandığını öğrendiniz. Hindistan’da bir yayınevi kullanmış.. sonra ne yapacaksınız? Hindistan’a gidip o yayınevini dava mı edeceksiniz? Komik bir şey olur. 

Bu sergiyi tasarlarken satış düşüncesi kafamda ön planda tuttuğum kaygımdı. Gündelik hayatımızda -özellikle bu ülkenin insanları- her yeni günde insanın içini burkan başka başka acı olaylarla yüzleşiyor.. Arşivimde yüzlerce bu denli acı içeren fotoğraf var.. Siz bir madencinin ölen arkadaşı için ağlayan kömür tozu ile kaplı yüzünü alıp duvarınıza asar mısınız? Satış amaçlı sergi düzenlemek fotoğrafçıların daralan gelir kaynakları arasına giren yeni bir seçimlik oldu..

Sergi için bakana hoş bir duygu verecek fotoğraflar seçmeye çalıştım. Bana burada hangi resmin en fazla sattığını mı soruyorsanız? O zaman cevap “Atlar” olur.

Ama satılmadan en fazla ilgi gören Aşık Veysel fotoğrafı oldu.. Aşık Veysel’in belki bir benzeri daha olmayan fotoğrafını torunları görmek için Ankara’dan geldiler..

İlk çektiğiniz fotoğrafı hatırlıyor musunuz?
Evet hatırlıyorum.. aynı binada oturan gazeteci bir arkadaştan ödünç aldığım kötü bir Rolleflex taklidi makinayla Sultanahmed’te beatnik’lerin (o zamanın hippileri) gittiği Yener diye bir lokanta vardı.. orada çekmiştim.

Küçükken kime öykünürdünüz?
Öyle gözümde büyüttüğüm birisi yoktu.. sorumsuz bir hayatı hep özledim ama sorumluluklardan hiçbir zaman kurtulamadım.. bana güvenenleri yüzüstü bırakaydım özlediğim sorumsuz hayata ulaşabilirdim ama o zaman da ben olamazdım.. kısaca özlemim eşyanın tabiatına aykırı birşeydi.. buna rağmen pek ender olarak böyle bir fırsat çıktığı zaman kaçırmamağa çalışırım..


Yaşamınızda sizi siz yapan “an”ları ve “fotoğraflar”ı aktarabilir misiniz?
Yaşamımda beni ben yapan fotoğraflar yerine kaçırdıklarım canımı cok yakmıştır.. o olaylardan aldığım dersler herhalde beni daha iyisini yapmaya, üretmeye zorlayan etkenler olmuştur.. ama gerçekte yaptığım şeyler hoşuma gitmez.. kendi fotoğraflarımı beğenmem.. yaptığım işlerin iyi olduğunu başkaları bana göstermiştir.. bunun sayısız örnekleri var.

Size fotoğrafını çekme iştahı uyandıran şeylerin evriminden bahsedebilir misiniz? Yani 20-30-40-50-60 yaşınızda neleri fotoğraflamak istediniz? 70 yaşınızda neleri hedefliyorsunuz?
Kişi yaşlandıkça hayat tecrübesi onu törpülüyor. İsterseniz bazı insanlar için akıllanıyor da diyebilirsiniz.. ama buna karşılık kişinin enerjisi de azalıyor ve hantallaşıyor. Fotoğrafçılık enerji isteyen bir iş.. yaratıcılık ise yeteneğin yanında kültürel birikim isteyen bir nitelik yani zamanla kazanılan bir olgu. Bu ikisini dengelemesini bilen kişiler süper üretici olabiliyor. Şimdi sorunuza baktığım zaman.. ben fotoğrafa geç, otuz yaşlarında başladım.. hala enerjim vardı ama büyük atılım yapacak bilgi birikiminden yoksundum.. hele altmışlı yılların ortasından yetmişli yıllara Türkiye bir yoklar ülkesiydi. Fotoğraf üzerine malzeme bulmak (aklınıza ne gelirse) bir acınası durumun aynasıydı.

Ben fotoğrafı okuduğum kitap ve mecmualardan öğrendim. Arada bir Ara’nın (Ara Güler) yazıhanesine gider, onun ne yaptığına bakar bir şeyler kapmağa çalışırdım.. öğretici kaynak yoktu.. deli gibi oradan oraya koşardım.. Düşünebiliyor musunuz? Türkiye’den ancak basın kartı ile yüz dolar alarak çıkabilirdim.. bir insan o parayla nereye gider, büyük fotoğrafçı olma yolunda nasıl yol tutardı? Tüm bu zorluklara rağmen bir şeyler yapmaya çalıştım..


Başka ülkelerdeki yayınlardan kazandığım paralarla akıllı akılsız bir takım maceralara sürüklendim ama istediğim gibi başımı alıp gidemedim. Daha sonraları vize almak sorunu çıktı ki tam insanın ayağına takoz olacak olaydı.. Bu nedenle Amerika’ya gittim. Ülke büyüktü, tek vize çok yeri ve olayı kapsıyordu. Paris Havaalanı’nda 1983 yılında yaşadığım Asala terör olayı sonunda altı yıl kadar tedaviler, ameliyatlar ve kaplıcalara gitme zorunluluğu fotoğraf hayatımı baştan sona değiştirdi. Amerika’ya bir daha çalışmak için gidemedim, oysa orada çok iyi dikiş tutturmuştum. Bir daha hiç çalışamayacağım diye düşünürken yeniden elim ayağım tutmaya başladı. Bu arada uzun uzun düşünmeye vaktim oldu. Hastanede yatarken kafama takıldı ve “Türkçe Konuşanlar” kitabı fikri doğdu. On yılı aşan bir uğraştan sonra rüyamı gerçekleştirdim. Yaşım 70’ i geçiyor, elim ayağım tuttuğu sürece çalışmak istiyorum. Çalışmak üretmek için kafa yormak insanı dinç tutuyor. Kafamda yapılacak yarım düzüne proje var ama proje gerçekleştirmek için çok para lazım.. şartlar çok değişti daha ağırlaştı.

Beğendiğiniz fotoğraf sanatçıları kimler?
İşlerini sevdiğim takdir ettiğim bir düzüne fotoğrafçı var. Hepsinin ayrı ayrı nitelikleri var. Bir kişinin tüm nitelikleri kendi şahsında toplaması imkansız. Ufak bir örnek.. İngiliz Donald Mc Cullin’in kuşkusuz gelmiş geçmiş en iyi savaş fotoğrafçısı olduğuna inanıyorum. Kimse onun kadar değişik savaşlara girip canlı çıkmadı. Öte yandan İsveçli fotoğrafçı Lennart Nielsen, geliştirdiği akıl almaz tekniklerle ana rahmine düşen embriyonun (doğuma kadar ana karnında plasenta içinde) çektiği fotoğraflarla bir hayatın oluşunu insanlara ilk defa gösterdi... Biri ölümü diğeri hayatın oluşumunu fotoğrafladı. İkisi biribirinin tersi şeyler.. her ikisi de çok önemli fotoğrafçılar.. Bu örnekleri defalarca çoğaltmak mümkün gerçekten.. isim vermem gerekmiyor.


İstanbul’u beş duyunuzla tanımlamanızı rica etsem.. 
Bana göre İstanbul’u bilgisizliğimiz, görgüsüzlüğümüz, kültürsüzlüğümüze ilaveten doyumsuz para ihtirasıyla öldürdük.. bir ölüyü tarif etmek içimi acıtıyor.

İstanbul için bir hayal projeniz var mı?
Hayır yok.. İstanbul fotoğrafları bir sakız gibi çiğnene çiğnene bayat bir tad aldı.. Yeni bir şey söylemeli.. Çekersem bu şehirde gözümü tırmalayan zevksiz ve görgüsüz şeyleri çekerdim. Sonuç çirkinliklerin biraraya toplandığı bir şey olurdu. Bu da İstanbul’a haksızlık olurdu.. bu şehir her şeye rağmen güzel bir kent..

Ergun Çağatay
15 Ocak 1937’de İzmir’de doğdu. İlköğretimini İzmir’de tamamladıktan sonra, 1958 yılında İstanbul Robert Kolej’den mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki eğitimini yarıda keserek gazeteciliğe başladı. 1968 yılında fotoğraf çekmeye başlayan Çağatay, 1974 yılında Paris’te Gamma Fotoğraf Ajansı’na girerek foto muhabirliğine adım attı.  1980’de New York’ta Time/Life Grubu’nda çalışmaya başladı ve dergide ses getiren pek çok önemli habere imza attı. 1983’de Paris Orly Havaalanı’nda Ermeni terör örgütü Asala'nın bombalı saldırısında çok ağır yaralanıp hastanede uzun süre yanık tedavisi gördü. Saldırı, hayatında bir dönüm noktası oldu ve bu dönemden sonra özellikle de tarih alanında yoğun araştırmalar yapmaya yöneldi. Yurtdışındaki başarılı çalışmalarının ardından Türkiye’ye dönen Ergun Çağatay’ın Topkapı Sarayı Kütüphanesi’ndeki nadir el yazması kitaplar üzerine yaptığı çalışma, Japonya’dan Brezilya’ya kadar dünyanın birçok ülkesinde yayınlandı ve büyük beğeni topladı.


Avrupa’ya göç eden Türk, Cezayirli, Pakistanlı ailelerin Avrupa’da büyüyen ikinci nesil çocukları üzerine önemli araştırmalar yaptı. Paris’te Nathan Yayınevi için “Türkiye” kitabını hazırladı. Kapsamlı projesi– Türkçe Konuşanlar” en çok ses getiren çalışmalarından biri oldu. Sanatçı, yapımını üstlendiği ve fotoğraflarını çektiği, “Türkçe Konuşanlar: Orta Asya’dan Balkanlar’a 2000 Yıllık Yolculuk”  kitabında, okuyucuları, özgün fotoğraflar eşliğinde dil ve kimlik üzerine; göçebelik etkileşimleri, Türk – Çin ilişkileri, Türklerle Orta Asya İran – Arap, Slav, Avrupa etkileşimleri üzerine, sözlü edebiyattan mimariye, yemek kültüründen çeşitli sanat alanlarına, insan davranışlarına eşsiz bir yolculuğa çıkarttı. Ergun Çağatay, 14 yılda tamamladığı kitap için 110 bin kilometre yol kat ederek 35 bin kare fotoğraf çekti. Türk, Alman, Amerikalı, Fransız, İsveçli, Kazak, Norveçli, Özbek, Rus, Ukraynalı uzmanların bilimsel makalelerinin yer aldığı 495 sayfalık büyük boyutlu kitapta, Oslo Üniversitesi’nden Prof. Bernt Brendemoen’in takdim, Ergun Çağatay’ın önsözü ve Doğan Kuban’ın giriş yazıları, 400 fotoğraf ve 34 makale yer alıyor. Kitap, Kasım 2006’da ingilizce olarak (Turkic Speaking Peoples) Almanya’da Prestel Yayınevi tarafından Hollanda Kraliyet Vakfı Prince Claus Fund desteği ile yayınlandı. Kitabın Türkçe çevirisi 2008’de İstanbul’da yayınlandı. 

Türkçe Konuşanlar kitabı çalışmaları devam ederken çıkardığı “Bir Zamanlar Orta Asya” kitabı ile beraber hazırlanan aynı isimdeki sergi ise, İstanbul, Eskişehir, Taşkent (Özbekistan), Almatı (Kazakistan), Austin (Texas/ABD), Kashiwazaki (Japonya) ve Uppsala (İsveç) şehirlerinde izleyiciyle buluştu. Yine aynı proje çerçevesinde 1986 Çernobil nükleer santralindeki patlamadan sonra, dünyanın en büyük çevre felaketi olarak nitelenen, hatalı sulama sonucunda Aral Gölü’nün kuruyup çölleşmesi’ni anlatan belgesel filmini Akademi Prodüksiyon şirketi ile ortak çalışma sonucunda hazırladı. Filmden kısaltılarak hazırlanan 30 dakikalık bir film, 37. Antalya Altın Portakal Film Festivalinde (2000) Kısa Belgesel Film dalında 98 yerli ve yabancı katılımcı arasından birincilik ödülünü kazandı. Ödülün maddi tutarı, bölgedeki yardım çalışmalarına aktarıldı. Film Türkçe, Rusça ve İngilizce bir kitapçıkla birlikte VCD olarak yayınlandı. Paris’te 2009 Eylül ve 2010 Ocak-Şubat aylarında Türkçe Konuşanlar kitabı için çekilmiş fotoğraflardan oluşan iki adet sergisi açıldı. Eylül 2009 da açılan sergi Paris’ten sonra sırasıyla La Rochelle, Clermont-Ferrand, Bordeaux (le Conseil général de Gironde), Lyon kentlerini dolaştı.                                                                     


Norveç'te Tekneler, 2015



Yorumlar

Ayın en çok okunanları:

Ömer Muz: "Resmettiğim İstanbul, Sait Faik’in, Orhan Veli’nin, Salah Birsel’in İstanbul’u...

Oniki Adalar'ın üç gülü: Symi, Leros, Kalymnos

Biorezonans nedir? Op. Dr. Hasan İlkehan: "Biorezonans geleceğin tıbbı olarak adlandırılabilir..."

Cem Şen: "Eğer bir öğreti, özünü bir parçacık bile yitirmeden her koşula uyum sağlayabiliyorsa o zaman gerçek bir öğreti demektir."

Thassos Adası: Yanıbaşımızdaki tatil cenneti

Sıdıka Rodop: "Mücevher tasarımında zamansızlık, işlevsellek, yenilikçilik kavramları biraradadır."

Bu Blogda Ara