Eda Aksan: "Büyü, bahar, cesaret ve çılgınlık benim için aşk. Âşık olursam gözüm hiçbir şeyi görmez!"

"Bu gece bu evdeki son gecem...
Ve hiçbir koliye sığmadı izlerin. Kutulardan taştı, kaçıp gitti sesler. Hele verilmiş sözleri görseydin, pıtı pıtı kayboldular çatı katının karanlığında, seslendim birkaç kez, dönün,affederim yine sizi diye, dönmediler. Benim de kalmadı peşlerinden gitmeye gücüm.
Gitmek de istemedim zaten!"

Yukarıdaki satırlar Eda Aksan'ın "Hiç Çalınamamış Bir Aşk" kitabından. Pek tanıdık geldi değil mi? Hangimiz yaşamadık ki aşk acısını? Sinema gişesindeki saçları ağarmış kadın da, otobüs durağında aceleyle sigarasını söndüren adam da.. Hepimiz nasibimizi aldık bu acısı bile lezzetli duygudan...

Kitabın ismi nasıl çıktı?
Aslında yıllardır kafamda dolaşan başka birkaç isim vardı. Sonra yayımcımla birlikte aşk üzerine bir kitap için en güzeli “Hiç Çalınamamış Bir Aşk” olur diye karar verdik. Yoksa kitabın içindeki yazıların her biri benim bebeğim ve hepsinin adına kendimce hayranım diyebilirim.

Nasıl doğdu bu kitap? 
Neredeyse daha 15 yaşındayken desem… Daha o zamanlar yazmaya, gözlemlemeye ve mutlu ya da mutsuz tüm yaşanmışlıklarımı kâğıda dökmeye başlamıştım. O kadar güzeldi ki yazmak ve son noktayı mutlu, hafiflemiş bir şekilde koymak. Yazılar birikti, birikti, çok dostum “fırından yeni çıktı” başlığıyla okudu yazılarımı.  Onların cesaretiyle birkaç kez yayınevleriyle görüştüm. Denemelerin Türkiye’de tutmadığını ve bana “Denememem gerektiğini” söylediler. Biraz cesaretim kırılsa da vazgeçmedim. Neyse ki sonunda benim için zaten aile gibi olan Lal Kitap’la bu güzel adımı attık. 15 yılın hikâyeleri onlar, kitabın sonunda da dediğim gibi bitmek üzere olan romanlarım da var. Yani büyüyünce yazar olacağım, inatçıyım bu konuda!

Nasıl birikti bunca veciz cümle?
Bazen zor, bazen kolay birikti. Ben çok duygusal bir insanım, kendi yaşamımın dışında sevdiklerimin yaşamlarından da çok etkileniyorum. Sevdiğim bir dostum üzgünse ben onu güldürmeye çalışırım ama eve adım attığım an üzüntüsü de benimle birlikte gelir. Tanımadığım insanların bile mutluluğunu ya da yorgunluğunu hissedebiliyorum. Hastanelere bile zor giderim, sanırım bu kadar açık olunca da kalp kalemle birleşince durmuyor ilham… Ve yazmayı seviyorum, hayatta beni bu kadar özgür kılan başka bir şey daha yok diyebilirim. Uzun, virgülsüz cümlelerle yazmaya hele, bayılıyorum diyebilirim. Siz bir de anneme sorun nasıl biriktiğini, az duvar silmedi kadın benim yüzümden. Gece uyanıp kâğıt bulamazsam duvara yazardım ilk şiirlerimi.

Aşk deyince herkeste bir burukluk son zamanlarda… Kalpler neden kırılıyor sizce?
Biz önce kendimize gerçekten değer vermeyi unuttuk… Çok savrularak yaşıyoruz hayatlarımızı belki de. Böyle olunca karşı tarafa değer vermek de farkında olmadan gündeminden çıkıyor insanların. Aşk büyü gibi, kafanız eğik, ruhunuz kapalı dolaşırsanız üzerinizden geçip gider! Bir de çok hızlı yaşanıyor ya hayatlar, yoruluyoruz yalan yanlış duyguların peşinde koşmaktan! Kadınlar adam gibi adam istiyor, adamlar kadın gibi kadın; tanıdığım bir sürü insan var bu şartlara uyan ama bir bakıyorsunuz ayrılmışlar, boşanmışlar… Sabrımız tükendi galiba! Kırıklarımıza fazla alıştık ya da… Öyle ya da böyle, kendimizi sevmeliyiz önce ki karşımızdaki kalbin ne kadar değerli olduğunu görebilelim.

Aşkı nasıl tanımlıyorsunuz? 
Büyü, bahar, cesaret ve çılgınlık benim için aşk. Âşık olursam gözüm hiçbir şeyi görmez! Ve ister hormonların oyunu olsun ister gerçek; her insanın başına gelmesi gereken bir deneyim bence. Dünya üzerinde insana böylesine enerji veren çok az şey var. 

15 - 20 - 30’lu yaşların herbirinde aşklar aynı yaşanmıyor gibi… Ne dersiniz?
Mümkün de değil ki zaten. 15 en çocuk, 20 en toy, 30’lu yaşlar ise artık kendimizi ve hayatla ilgili acı tatlı birçok gerçeği özümsediğimiz yaşlarımız… Böylesi de en güzeli bence. Geçmişe dönüp baktığımız zaman hepsinin ayrı bir tadı tuzu var. Dizimizi kanattığımız ilk aşkımızla 30-35’e gelip yolu yarıladığımız bilgeliğimizden bakmak çok farklı aşka. Ama keşke hep "o küçük yaşların saflığı kalsa!" da demiyor değilim bir yandan. Gözümüz hiç açılmamış, hiç kandırılmamış zamanlarımız belki de en güzelleri.

Kadınlar değişti.. Erkekler kadınlardan çekinir mi oldular artık?
Biraz öyle sanırım. İlişkilerin yürümemesinin nedeni belki de dengelerin biraz karışmış olması. Biz “çocuk da yaparım kariyer de” diye büyüdük ve başardık da. Diğer yandan hala kadın cinayetleri, hala şiddet. Bir yanda kadın daha baskın bir karakter olup ilişkide erkeğin Türk geleneklerindeki yerini az da olsa sarsarken, başka evlere baktığınızda tam tersi hikâyeler yaşanıyor. Sadece kendi penceremizden bakmamalıyız asla… Türkiye için konuşmak gerekirse kadın-erkek ilişkisindeki baskın olma ihtiyacı ve ego her iki tarafa da çok zarar veriyor artık.

Mutlu bir beraberliğin sırları neler olabilir?
Öncelikle kendine saygı ve sevgi. Kendine saygısı olmayan, kendini tabii ki aşırıya kaçmadan sevmeyen bir insan karşısındakine de bir süre sonra eksik davranacaktır. Dürüstlük ise o evin temel taşı… Hepimiz bir şekilde yaralıyız, hiç kimse mükemmel değil. Ama bana göre zaten güzeli mükemmel olmadan bunları birlikte başarıp o yapıyı sağlam kurmak. Sen eğer kendi içinde mutlu olmayı başarabiliyorsan ilişkinde, işinde ve adım attığın her alanda öyle ya da böyle mutlu olabilirsin. Kulağa komik geliyor artık Cem Yılmaz esprilerinden sonra ama gerçeklik payı var; “Mutluluk içimizde!”  

İstanbul'u neden terk ediyorsunuz?
İstanbul’u terk etmiyorum aslında… Yani “terk” büyük bir kelime olur bizim ayrılma kararımız için. Bence insanların ve mekânların hayatlarımızda belirli rol süreleri var. Bittiği zaman o insanın gitmesine izin vermez ya da o yerde kalmaya devam ederseniz bir şeyler ters gitmeye başlar. Sahne zamanı geldi mi değişmeli. Yoksa akmaz hayat… En azından benim yaşamımda böyle oldu. İstanbul’u çok seviyorum, yani küs değiliz onunla. Ama denize bu kadar âşık bir insan olarak hayatımın burada (Bodrum) daha güzel akacağına, İstanbul’da bir şeylerin tıkandığına inandım. En değerlilerim; ailem, dostlarım onun içinde... Nasıl terk edebilirim ki ben İstanbul’u? Bazen yeni ve temiz bir sayfa açmak en güzelidir, bende de o cesaret vardı, yaptım bakalım bir delilik.

İstanbul'u 5 duyunuzla tanımlayabilir misiniz?
Vapurla nereye geçerseniz geçin Boğaz’ın kendine has bir kokusu var ya, onu değişmem işte hiçbir şeye. Boğaz, Kuzguncuk, Sarıyer en sevdiğimdir.  Sabah çok erken saatte uyanırsam şehrin uyanma sesini bir de. Gitgide artan trafik, işe giden insanlar, bir de martı sesi tabii. İş tat almaya gelince liste çok uzun; deniz ürünleri âşığı biri olarak midyesi, istavriti, bozası, kokoreci… Dedim ya bu liste uzar gider!  Yıldız Parkı’ndaki ağaçları çok severim bir de, hele kar yağdı mı gidiponlara dokunmak, karları bozan ilk kişi olmak en sevdiğim şeydir. Ve tabii ki Eminönü; her duyuya hitap eden en kalabalık, en renkli dünyam benim. Orayı keşfetmeye bayılıyorum!

İstanbul'a dair bir hayal projeniz var mı?
İstanbul’la ilgili hayalleri bir süreliğine askıya almış olsak da, hayal kurmak her zaman güzeldir, değil mi? Aklımda belirli bir hayalim yok, ama gelecek sene kar yağar yağmaz kendimi Yıldız Parkı’na atacağım, onu biliyorum!

Yorumlar

Ayın en çok okunanları:

Ömer Muz: "Resmettiğim İstanbul, Sait Faik’in, Orhan Veli’nin, Salah Birsel’in İstanbul’u...

Oniki Adalar'ın üç gülü: Symi, Leros, Kalymnos

Biorezonans nedir? Op. Dr. Hasan İlkehan: "Biorezonans geleceğin tıbbı olarak adlandırılabilir..."

Cem Şen: "Eğer bir öğreti, özünü bir parçacık bile yitirmeden her koşula uyum sağlayabiliyorsa o zaman gerçek bir öğreti demektir."

Thassos Adası: Yanıbaşımızdaki tatil cenneti

Sıdıka Rodop: "Mücevher tasarımında zamansızlık, işlevsellek, yenilikçilik kavramları biraradadır."

Bu Blogda Ara