Azade Köker, Belki de her yerde bir felaketler müzesinin acilmasi gerekiyor; düsüncesiz ve sorumsuz dünyaya hakim olan siyaseti başka felaketlere karşı uyarmak icin.

Terkedilmiş Şehir, 2015, Kağıt/Video Enstalasyon, 40x40x90cm
Azade Köker’in "Entkettet - Çözülüş" isimli sergisi  9 Ekim 2015 -7 Ocak 2016 tarihleri arasında Elgiz Müzesi'nde gezilebilir. Sanatçının doğanın kentleşme ile tahrip edilmesine karşın bu sürece direnişi üzerinde yoğunlaştığı eserlerinden oluşan sergide, daha önce Türkiye’de sergilenmemiş karışık teknik ve kağıt çalışmaları ile yeni yaptığı mekan odaklı enstalasyonları  yer alıyor.  

Bir süreçten diğer bir sürece bağlanan koca bir zincirin halkaları bazen çözülür ve yere düşüp yığılır. Düşünceler akışını kaybeder, zaman ve mekan bağlantıları kopabilir, bütün bunlar bir son anlamına gelebilir. Ama bu son, belki de bir alışılmışa, bir ezbere olan bağımlılığın sonudur. Güzel olan her şeyin akışı ve sürekliliği de, bağımlı olmanın bütün esareti ve olumsuzluğu da bunları taşıyan zincir halkalarının gücü kadardır. Yaşam zinciri ve esaret zinciri.. Çözülüş sergisi birbirine zıt bu iki oluşumun sorgulanmasını ister.” Azade Köker, Ağustos 2015

Kağıt enstalasyon (detay)
Son serginizin öyküsü nedir?
Üçüncü doğa sergimde doğanın kontrolden çıktığını anlatmaya çalışmıştım. Şimdi bu sergimi de dünya sosyal ve toplumsal gerçekliğin artık kontrolden çıktığını düşünerek hazırladım.. Bu duruma dünya siyasetinin geçici yapay çözümlerle iyileşme aradığını düşünüyorum.

Elgiz Müzesi'nde açtığım bu son sergi bir ortopedik durumun öyküsüdür. Yani 21. yüzyıl artık nostaljik arayışların yeri olmadığı bir yüzyıl. Kentler artık bizim alıştığımız kentler değil, dostluklar eskisi gibi değil. İçimizde bir kavganın sessiz filmi var. Artık savaş sadece belli bölgelerde kurgulanmış değil, savaş ve sonuçları heryerde. Ülkelerini bırakıp gelmek zorunda olan insanların çocuklarının bakışlarında. Eskiden yalnız tv de gördüğümüz savaşları şimdi somut olarak insanların bedenlerinde her yerde içimize işleyerek görüyoruz.

Çözülüş adını verdiğim sergi bir çözüm durumunu işliyor ama konularını bu sahnelerden almıyor. Ben düşünsel bir tavırla çağımıza yaklaşıyorum. Görsel sanatlar felaketleri haber olarak vermez, Bunu basın yapıyor. Belki de her yerde bir felaketler müzesinin açılması gerekiyor; düşüncesiz ve sorumsuz dünyaya hakim olan siyaseti başka felaketlere karşı uyarmak için.

Dünya yeni bir gerçeklik yaratıyor. Artık kontrol edilemez ve güçlerin dengelenemiyeceği ve planlanamıyacak bir geleceğe doğru hızla ilerliyoruz. Alınan hatalı kararlar denizdeki dalgalar gibi katlanarak öteki nesillere ulaşacak diye korkuyorum.

Teknik ve malzemelerinizin temalarınızla bağlantıları hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Teknik ve ilke tıpkı bir yük arabasının iki tekeri gibidir. Takuan Soho, "16. yy'da yaşamış zen rahibi, ressam, kaligraf, çay ustası der ki: "Yalnız tekniğin içine dalmak bizi kör yapar, sadece düşünceye takılırsak da kendimize yeniliriz." 

İdee'yi yansıtmak için sanatın kullandığı malzeme ve onun ifadesi, ses, doku, renk, form, hava, şu gibi elementler bazı kimyasal yardımcı malzemeler, aletler, atölye ve arkadaşlıklar diskürsif tartışmalar ve hatta sanatçının zaman zaman muşin hali sanatı biçimlendiren etkenlerdir.

Kanımca sanatsal düşünme, sözlü ve yazılı düşünmenin bire bir çevirisi olmamalı. Eğer bilim ve basın siyaseti etkilemekte ve onunla ikaz anlamında iletişim kurmakta eksik kalıyorsa, ya da korkular çağına girdiysek, sanat bu anlamda devreye girebiliyor ve girmeli. Ama bunun "belgeleyici" durumuna düşme tehlikesi var. Benim 3 yıl önce konu olarak ele aldığım kentler bugün savaş meydanlarına döndü. Ama konularda kentin kendisinden çok kendi hissettiğim duyguları yansıttım. Bu duygu da ölüm korkusuydu. Tekrar bu kentlere gidememek korkusuydu. Nitekim bu kentler şimdi bu durumdalar.

Sadece malzeme değil, onu kullanma teknikleri, sükunet, telaş, stres, korkular, sevinçler, beynin bazen hissettiği mutluluk duygusu, ama çoğu kez hüsran, yanlış adım atma korkusu. Bütün bunların sanat eserinin çıkışında olumlu etkileri olabilir, ama bunlara takılmayıp düşüncemizi gerçekleştirmek istediğimiz idee'den kaydırmazsak rastlantılarımızı bir zenginlik olarak karşılarsak. Son zamanlarda modern bilim ve çağdaş sanatın birbirine yaklaştığı söylemleri farklı da olsa birlikte tartışma yüzeyleri açtıklarını görüyoruz.

Sanatın günlük yaşam ve mutluluk ile ilişkisi nedir sizce?
Bir yeni projenin içine dalmak, konulara göre malzeme aramak, sanki bir araştırma seyehatindeymişcesine başka dünyanın içine girmek, herşeyi unutup kendi dünyana dalmak; zaten biraz da çocuk dünyasına giriyor gibi bir şey bu. Görülen dünya ile görülmeyen dünya (tasavvur ettiğimiz dünya) arasında gidiş dönüşlü seyehatler.

İstanbul'u beş duyunuzla tanımlamanızı istesem?
Herkes İstanbul`u seviyorum diyemez. İstanbulda doğup büyüyen büyük annesi olan bir kişi olarak bu şehrin kokusunu burnumun ucu sızlıyarak heryerde özledim. şimdiye kadar yalnız Newyork'ta "Burası İstanbul gibi kokuyor" demiştim ilk gittiğimde. Sonradan çok düşündüm bu cümleyi.

Hala İstanbul'a bu duyguyla mı bağlıyım? diye. İstanbul bir kent oldu. Sadece koklanılacak bir gül değil, üzerinde tartışılan, “Bu kent kime aittir?” sorusunun sorulduğu, sokaklarında gaz kokularının unutulmayacağı bir tarih yazan kentlilerin kenti oldu. Artık geri dönülmez. Üzerine düşüneni olmayan şehir şehir değildir. Uyuşmazlıkların hayatımızı daralttığı bir gerçek. Ama diğer bir gerçek de alışılagelmiş değişmez söylemlerin gülünçlüğünün açıkça ortaya çıkması gerçeği.

İstanbul`u beş duyuyla anlatmak artık nostaljik olurdu. İstanbul ergen oldu demek daha doğru olmazmı acaba? Yani kentlinin fırtanalı ve stresli bir bilic gelişmesi safhası. Umarız daha fazla çağa tanıklık eden sabun köpüğü balonlarıyla donanmış başka mega şehirlere dönüşmez.

İlham kaynağınız ve beslendiğiniz öğelerin zaman içinde nasıl bir değişim gösterdiğini, yaşamınızla bağlantısını anlatırmısınız?
Ben bir şehirde yaşamıyorum. Modern göçmenlik durumundayım. Üç şehirde de atölyelerim var. Hayatım 40 yıldır gidiş dönüş uçak ticketleri almakla geçti. Bu hızlı hayat ve hiç oturmiyan hareketli yaşam arkadaş çevrenizi zamanla kaybetme şanssızlığınıza dönüşüyor, ama sanatsal üretim için ideal. Hep hareket halinde olmayı seviyorum. Berlin ve İstanbul kentleri kendi içinde çok tortulu geçmişleri olan kentler. Bu kentlerin taşıdıkları olumsuz tarihten dolayı sertliklerini seviyorum. Cici cici şehirler bana göre değil. Bu şehirler değişirken ben de değişiyorum.

Çalışmalarınızın zaman içinde değişim ve gelişimini kendi gözünüzden aktarabilir misiniz?
80 li yıllarda kil toprakla başlıyan çalışmalarım, bugüne kadar; taş, ahşap, kumaş, kağıt ve bulunmuş eşya gibi başka malzemelerle farklı üç boyutlu heykel ve enstalasyonlar olarak değişik ifadeler aldılar., Buna parallel olarak fotoğraf, yazı ve video teknikleri ile yaptığım kolajlar da çalışmalarımın son 10 yılını kapsıyor.

Bütün bu çalışmaların yer aldığı yıllar içinde zaman zaman sanatçılar ve kuramcılarla sohbetlerimiz oldu. Berlin 90 li yılları bütün yargıların, kavramların değiştiği yıllar. O yıllarda gerçeklik üzerine çok daha yoğun düşünmeye başladım. Daha çok bilimcilerle beraberdim. Nesnel dünya hakkında yargılarda bulunan akademikerler düşüncelerini de değiştirmişlerdi. Herşey farklıydı. Doğu Batı Almanya sınırları kalkmış, bütün değerler değişmişti. İnsan gerçeği üzerine konuşulmaya başlanmıştı. Dünya hakkında yapılan tanımlar sanki bir anlık çekilmiş fotoğraflar gibi eskimişti.

Ezberlenen bir çok kavramın kullanılmasına bir anda eski moda denildi ve hayatın sürüp giden akışkanlığına struktürel yapısına başka kavramlar bulundu bu aktüel kavramlar ve söylemler bir moda akımı gibi herkesi, tabii sanatçıları ve sanatı da etkilemeye başladı. Olaylara, yaşama verilerle değil, sanatsal ve bireysel olarak yaklaşım başladı.

Bu yıllarda aktüel fransız felsefecilerini okuyordum. Gerçeklik üzerine çok yoğun tartışma vardı. Görünen gerçek ve görülmiyen gerçeği aramanın saçma olduğunu anladım. Gerçek diye bir şey yoktu. Gerçek ancak yaratılan, düşünülen ve üretilen inşa edilendi. Zaman içinde çalışmalarımda bir çok farklı metod ve konularla çalışıyor olmama rağmen değişmeyen bir şey var: O da gerçeklik arayışı ve tasavvur dünyasına duyduğum inanç..

Yorumlar

Ayın en çok okunanları:

Ömer Muz: "Resmettiğim İstanbul, Sait Faik’in, Orhan Veli’nin, Salah Birsel’in İstanbul’u...

Oniki Adalar'ın üç gülü: Symi, Leros, Kalymnos

Biorezonans nedir? Op. Dr. Hasan İlkehan: "Biorezonans geleceğin tıbbı olarak adlandırılabilir..."

Cem Şen: "Eğer bir öğreti, özünü bir parçacık bile yitirmeden her koşula uyum sağlayabiliyorsa o zaman gerçek bir öğreti demektir."

Thassos Adası: Yanıbaşımızdaki tatil cenneti

Gerçek bir Monakolu iseniz işsizlik, parasızlık gibi sorunlar size yasak. İşsiz kalmayı başarmışsanız devlet size her ay 2000 Euro’luk gıda yardımı yapıyor, kalacak ev veriyor ve iş kurmak için işyeri ve kredi veriyor.

Bu Blogda Ara