Ömer Orhun: “Çalışmalarımın hikayesi güneşin doğmasıyla başlar, her gün biriciktir..”


Çalışmalarımın hikayesi güneşin doğmasıyla başlar, her gün biriciktir.. diyor fotoğraf sanatçısı Ömer Orhun.. 

Son çalışmalarınızın hikayesi nedir?
“Bir an için görünenler..” çalışmalarımda geometri daha öne çıkıyor. Cep telefonu ile iki yıldır süren bir çalışma.. Eğlenceliydi.. Vizöre göz dayamadan fotoğraf çekmek, mutluluk ve sanat..

Sizi yaratmaya iten, tetikleyen unsurlar neler?
Karanlıklar, aydınlıklar, ışık gölge, beyaz siyah, karanlık içindeki karanlık, aydınlık içinde aydınlık. Felsefesi böyle olsa da, görüntüleyeceklerim beni çeker. Yürürken bir ıslık sesi duyup başınızı çevirmeniz gibi. Bakarsınız.. birkaç saniye sonra neyin çağırdığı çıkar ortaya…

Fotoğrafın sanat olarak kabul edilmesinin kriterleri size göre nedir?
Resim, heykel, müzik… Yaratıcılarının neredeyse yoktan var ettiği sanat. Ressamın karşısındaki portre kağıdın üzerine düşmüyor, illa ki ressamın hayalinden geçerek şekilleniyor. Bir makina aracılığı ile kağıda geçirdiğimizde ise fotoğraf oluyor.. Fotoğrafın biraz tembel işi sanat olduğunu düşünmeden edemiyorum.

Fotoğrafın ana meselesi “belgesel” gibi dururken, görmek için değil seyretmek için tercih edilen fotoğraflar nedense belgesel değil, resimsel.

Müzisyen aklıyla ve kulağıyla soyutlarken meseleyi, ben sadece gördüğümü çekebiliyorum…
Gördüğümü eğip büktüğümde ise nedense fotoğraflarım “resim gibi” oluyor.  Ne yapmalıyım, gerçeklerin peşinden mi koşmalıyım fotoğraf makinamla? Toplumu haberdar mı etmeliyim? Oysa sanatçılardan toplum haberdar oluyor… Fotoğrafın doğasındaki “negatif-pozitif” dualite, fotoğrafçıyı bu ikilemde bırakır. Belgesel mi resimsel mi? İkisini karıştır dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ağacın yaprakları arasından gördüğüm mavi gökyüzü.. Yaprakları  mavi fonda bilmediğim bir alfabenin harfleri gibi gösterdiğimde oluyor istediğim.

Galata Köprüsü üzerinde mendil satan çocuğun gerçekten öte bakışları, acısı, fotoğrafımın konusu olduğunda aklım karışıyor. Görüntüleyip geçip gideceğim. Sonra onun olmadığı bir yerde, onu hiç görmemiş insanlara fotoğrafını göstereceğim. Herkes bir an için duygulanacak.. sonra? Televizyondaki felaket haberlerinden sonraki  haberin magazine haberi olması gibi… istediğim bu değil…

Acının estetikleşmesi, belgesel fotoğrafın dualitesidir. Estetiğin kimsenin hayal edemeyeceği bir görünüde acı-haz hissettirmesi, izleyiciyi bir boşluğa düşürmesi benim ikilemim…



Mutluluk ve sanat arasında bir ilişki var mı sizce?
Mutsuzluk ve sanat arasındaki ilişki daha derin.. Sanatçı mutsuzdur diyemem, sanatın sahiciliği hayatın kendisi gibi.. Çılgın kahkahalarla, derin iç çekişler birbirine çok yakın… Herşey mutlu olmak için başlıyor, ama..

Çoğu insan sanatçının diğer insanlardan daha farklı olduğunu düşünüyor. Sizce de böyle mi? Neden?
Sanat, sanatçıyı başkalarından farklı yapmaz, ama sanat kitlelere ulaştığında bireyler sanatçının kendilerinden farklı olduğunu düşünebilir.



Sanatın daha anlaşılır, ulaşılabilir olması için neler yapılabilir? Yapılmalı mıdır?
Yollar engebeli, kimi zaman yağmurlu , belediyenin doldurmadığı çukurlar, trafik yoğun, ulaşım araçları yetersiz, insanlar bilinçsiz, kimse ne istediğini bilmiyor, fırsatçılık yükselen değer,  benzin pahalı… Nasıl ulaşsın sanat?

Anlaşılırlık sanatçının problemi değil kanımca, izleyici  için ise caydırıcı bir unsur. Anlaşılmaz olmaya çalışmak ise sanatçının kompleksi, daha doğrusu durumcu sanatçıların açmazı.


Öğrencilerinize verdiğiniz en önemli öğüt nedir?
Fotoğraf makinasının fetiş özelliği (yüksek bir para vererek satın alınması, objektiflerin sanki makina içinde makina varmış gibi dayatılması, çizgi ayırma sayısının, netliğin abartılması, silaha benzemesi ki silah sanayinin yan uzuvlarında üretilir) insanı görmekten uzaklaştırabilir. 

Oysa hepimiz biricik ve kendi göz bozukluğumuzda görürüz. Alfabeyi okumakla diğer canlılardan ayrılan bir görme biçimine sahip oluruz zaten. Bakışımız yazılara göre uyumlanır. Kimse de kimse gibi göremez zaten.. ancak gördüklerimizi anlattığımızda uzlaşabiliriz.

Bu nedenle öğrenci arkadaşlarıma tavsiyem, makinayı değil gördüklerini izlemeleridir. Hergün farklı bir makinayla çekim yapılabilir. Önemli olan görme biçimleridir. Fotoğraf makinası fetişleşmiş, estetikleşmiş bir fotokopi makinasıdır sonuçta..

Günümüz sanatı hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Tüm toplumların görüntülerle (fotoğraf, video, sinema ve türevleri) yönetildiğini unutmamalıyız.
Çektiğimiz, yayınladığımız her kare milyonlarca kilometrelik sanal bir çukurda hücre oluyor.
Bu çukurun ihtişamında esriyoruz.

Bir fantezi olarak söylüyorum.. Sistemde anarşi çıkarmak, internete-medyaya topluca hiçbirşey yüklememek, yöneticiler için kıyamettir. Gerçek anarşi, sistemi fotoğrafsız ve habersiz, halkı magazinsiz bırakmaktır. 

Hayran olduğunuz sanatçılar ve eserleri hakkında neler söylemek istersiniz?
Sevdiğim sanatçılar, David Bowie, David Linch, Zakir Hüssain, Aydın Esen, Escher, Şenol Küçükyıldırım.. Yarın başkaları…



Ömer Orhun, 1960 yılında İstanbul’da doğdu. 1978-1982 yılları arasında Mimar Sinan Üniversitesi Ana Sanat Dalı’nda Lisans, 1999-2001 yılları arasında Y.T.Ü Müzecilik Ana Bilim Dalı’nda Yüksek Lisans eğitimi aldı. Halen Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi’nde öğretim görevlisidir.

omerorhun.com kişisel web sitesi
omer_orhun   instagram



Yorumlar

Ayın en çok okunanları:

Ömer Muz: "Resmettiğim İstanbul, Sait Faik’in, Orhan Veli’nin, Salah Birsel’in İstanbul’u...

Oniki Adalar'ın üç gülü: Symi, Leros, Kalymnos

Biorezonans nedir? Op. Dr. Hasan İlkehan: "Biorezonans geleceğin tıbbı olarak adlandırılabilir..."

Cem Şen: "Eğer bir öğreti, özünü bir parçacık bile yitirmeden her koşula uyum sağlayabiliyorsa o zaman gerçek bir öğreti demektir."

Thassos Adası: Yanıbaşımızdaki tatil cenneti

Sıdıka Rodop: "Mücevher tasarımında zamansızlık, işlevsellek, yenilikçilik kavramları biraradadır."

Bu Blogda Ara